Edebiyat

ENGELLENEN HAYAT

YOLCULUK Akşam vaktiydi. 1999 yılının şubat ayında, Kadıköy İskelesi’nde Eminönü vapurunu beklerken bir kalabalığa, bir denize, bir de kendine baktı. Biraz kırgın, biraz öfkeli, biraz da düşünceliydi. Soğuk havada hafiften üşüyordu. Derinden bir “La havle!” çekti. İskeleye yanaşan vapura bindi. Vapurun yan tarafında bulunan ahşap oturaklara oturdu. Denizde ilerleyen vapurun oluşturduğu dalgaları izledi, uçan martılara istasyonda aldığı simitleri attı. Askere gitmek için Esenler Otogarı’ndan bindiği otobüsten ailesine el salladığı anı; Amasya’da otobüsten inip gezdiği, her tarafı tarih dolu kadim şehir aklına geldi. Kayalara oyulmuş kral mezarları, nehre sıfır yapılmış köşkleri, camileri, hamamları ve insanları ile bu çok güzel şehre hayran hayran bakarken inzibatlara yakalanmış, toplanma yerine götürülmüş ve toplanan diğer askerlerle beraber “Amasya Er Yatağı” olarak bilinen 15. Piyade Tugayı Çavuş Talimgahı’ na götürülmüştü. Vapur Eminönü İskelesi’ne yanaştığında insanların çıkışa doğru harekete geçtiğini görünce yerinden kalktı. Vapurdan inip Eminönü’nün akşam üzerindeki yaşanan koşuşturmasına takılmadan Yeni Cami’de abdest alıp akşam namazını kıldı. Fazla oyalanmadan, onu evde bekleyen anne babasına, kardeşlerine kavuşmak için Şirinevler’e giden otobüse bindi.Otobüs sıkışan trafikte yavaş yavaş ilerlerken Hasan, cam kenarına oturmuş Bozdoğan Kemeri’ ni izlerken daldı. Yine er yatağındaki asker arkadaşlarını, yatakhane olarak kullanılan binayı, eğitim yerini; üst devrelerin ön masalarda, alt devrelerin arka masalarda izlediği gençliğimizin idolü “Deli Yürek” filmini ve aynı bölüğe düşen fakat askere gelmeyen şarkıcı Tarkan’ı hatırlayıp güldü. Otobüsten Şirinevler durağında indi. Durak Şirinevler Meydanı’na çıkıyordu. Meydanda durdu. Dört aydır görmediği meydan hiç değişmemişti. Börekçiye ve az ileride iştahla pide yediği “Kır Pideciye” baktı ve evine doğru yürümeye başladı. Sokaklarda yürüyerek ortaokulu okuduğu Şair Zihni Ortaokulunun önüne geldi. Bir nefes aldı, çantası elini yormuştu. Biraz elini dinlendirirken okuldaki arkadaşlarını, öğretmenlerini ve okul için toplanan paraları alıp kayıplara karışan okul müdürünü hatırladı, yüzü ekşidi. Biraz ilerleyerek 10. Sokak’taki İkizoğlu Apartmanı’nın 4. katındaki evinin kapısına gelmişti.Derin bir nefes aldı, zili çaldı. Açılan kapıdan içeri girdi. İlk önce anacığına, sonra babasına, kardeşlerine ve yengesine sarıldı. Hepsi gelişini bekliyordu. Sarılma faslından sonra lavaboya geçip elini yüzünü yıkadı. Anası ve kız kardeşi Nisangül’ ün hazırladığı, Hasan’ın en sevdiği yemeklerle dolu yer sofrasına ailece oturdular, yemekler yenmeye başlandı. Nurten anası: — Oğlum sıkma canını, bu da bitti çok şükür. Babası Erol: — Sıkacak ne var? Çürük raporu alıp askere gitmeyen bir sürü adam varken Hasan gitti ve 3 ay yaptı. Erbay abisi: — Neyse, bundan sonrasına bakarız. Kız kardeşi Nisangül: — Abim benim, sen bir tanesin. Benim arkadaşım, sırdaşım, abimsin; biz arkandayız. Küçük kardeşi Adem: — Abim benim, her şey seninle daha iyi olacak. Yenge Fatmanur: — Geçmiş olsun, dedi. Bu konuşmalar böyle devam ederken Hasan, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde yatarken hiç bıkmadan yorulmada “Gelme, yorma kendini,” demesine rağmen her gün üç vesait değiştirerek ziyaretine gelen anasına baktı. “Ah çilekeş, cefakâr, hayatı yoksullukla ve zorluklarla geçmiş, cenneti ayaklarının altında taşıyan anam!” diye mırıldandı. Yatma vakti gelmişti. Odaya geçti, küçük kardeşi Adem ile aynı odada yatıyordu. Yatağa yattı ve kardeşiyle biraz sohbet ettikten sonra uyumaya çalıştı. Fakat Amasya’da sabah yapılan bölük içtimasında, bölük komutanının “İsimlerini okuduklarım ayrılsın, diğerleri eğitim alanına gitsin.” diyerek okumaya başladığı isim listesinde kendi isminin de okundu ve isimleri okunan diğer asker arkadaşlarının arasına katıldı. O ve diğer arkadaşları, anlayamadıkları bu yeni durum karşısında şaşkın şaşkın birbirlerine bakıyor ve eğitim alanına “Uygun adım marş!” emri üzerine giden arkadaşlarını izliyorlardı. Bölük komutanının “Sıraya gir, istikamet tugay içtima alanı!” emri ile sıraya girip uygun adımla yürümeye başlamışlardı, yürüyorlardı. Tugay içtima alanına geldiler, sıraya girip beklemeye başladılar. Zaman ilerledikçe diğer bölüklerden getirilen askerlerle sayılar çoğalmıştı. Hasan getirilen askerlere bakınca olayı anlamaya başlamıştı; bu askerler sürekli hastalığı olan askerlerdi. Biraz sonra albay rütbesinde bir komutan geldi. İsimler okunmaya... İsmi okunan askerler albayın karşısına geçiyor, künye ile selam verip hazır ola geçiyordu. Sonra bölük komutanı albay o asker ile ilgili bilgiler veriyor, albay askeri bir baştan ayağa süzdükten sonra sağa sola emir veriyor, emri alan askerler o yönde toplanan askerlere katılıyordu. Hasan da sağa ayrılanlardandı. Sola ayrılanlara bölüklerine dönmeleri emredildi ve onlar gittiler. Orada bekletilen askerlere; çavuş olamayacakları, er eğitimi için Samsun Makineli Tüfek Taburu’ na sevk edildikleri, gidip eşyalarını toplamaları ve akşam yola çıkacakları söylenerek bölüklerine gönderilmesini düşünürken günün verdiği yorgunlukla gözleri kapanmaya başlamış ve derin bir uykuya dalmıştı. Gözlerini açtı. Uykudan uyanma sersemliği ile sağa sola baktı; evdeydi, Adem işe gitmişti. Hemen kalkmadı, yattığı yerden pencereye bakarken Amasya tren istasyonunda, Samsun’a giden trende olduğunu hatırladı. Askerlerden bazılarının daha hafif eğitimi var diye sevindiği, kendi gibi gururuna yediremeyenlerin üzüldüğünü hatırladı. Gözlerini tekrar kapattı. Öyle uzanmış yatarken Samsun istasyonunda trenden inip bekleyen askeri araçlara bindiklerini, virajlı yollardan geçip Samsun’u tepeden gören Esentepe Kışlası Makineli Tüfek Taburu’ nun nizamiye kapısından içeri girdiğini hatırladı. Yatak olmadığı yer, yatağı kampette yattığını, Aralık ayının olması ve isminin Esentepe olmasının hakkını veren iliklere işleyen soğuğu, kavga etmek için bahane arayan askerleri, pis bırakılan tuvaletleri, eğitimde az önce anlatılanlar komutan sorduğunda her defasında kendinden başka kimsenin cevap veremediğini, bunun üzerine “Yat, sürün!” cezası verdiğini, bir zaman sonra sorunun peşine Hasan herkese “Yat, sürün!” emri ile askerlerin o emri bekler gibi hemen sürünmesi gözlerinin önüne geldi ve gülümsedi. Yatağından kalkıp odadan çıktı. Oturma odasında onu bekleyen annesi ve Nisangül’ e selam verdi. Annesi: — Oğlum hayırlı sabahlar. Gel otur. Nisangül: — Abicim, hayırlı sabahlar. Hasan: — Hayırlı sabahlar. Bir duş alayım, ondan sonra otururuz. Annesi: — Banyo hazır, dedi. Banyoya geçen Hasan yıkanmaya başladı. Askerdeki banyo aklına geldi. Kullananların kullanma şekli hariç her şeyi düşünülerek yapılmış güzel bir yerdi. Banyodan çıkıp üstünü giyindikten sonra odaya geçip annesi ve Nisangül tarafından hazırlanan, özlemini çektiği yer sofrasına oturdu. “Bismillah,” deyip annesi ve Nisangül ile birlikte kahvaltı yapmaya başladı. Annesi: — Oğlum iyisin maşallah. Her şey gelip geçer, Allah yardım eder, bunu da atlatırız hep beraber. Nisangül: — Abim, arkadaşım, her şeyim. Seni çok seviyorum. Kahvaltıdan sonra kahveye git, arkadaşlarınla otur, kafanı dağıt. Hasan: — Öyle yapacağım, dedi. Annesinin zihninden geçenleri okuyordu. Bebekken doktorun yazdığı reçetedeki iğne “Yok, bu aynısı,” diye farklı bir iğne verip tıp dilinde Korea, halk dilinde “bütün vücutta bulunan isten dışı kas hareketleri” olarak tanımlanan hastalığa yakalanmama sebep olan eczacıya beddualar ediyordu. Kahvaltı bittikten sonra oturma odasına geçip biraz oturduktan sonra kahveye gitmek için kapıdan dışarı çıktı. Annesi ve Nisangül onu uğurladı. İkizoğlu Apartmanı’ndan çıktı. Çocukluğunun geçtiği 10. Sokak’a baktı. Hasan’ı gören konu komşu “Hoş geldin, iyi misin?” diye sorup hal hatır sordular. Hasan hepsiyle hasbihal ettikten sonra apartmanın girişinde bulunan, kendisinin de İstanbul’a taşındıktan sonra bocalayıp ortaokul 2. sınıfta kaldığı için çırak olarak çalışamaya başladığı, apartmanın altında bulunan Erdoğan Usta’nın oto tamir dükkanına baktı ve yoluna devam etti. Az ileride çocukluğunun top oynayarak geçtiği Kocasinan Futbol Sahası’nın karşısındaki, Köseli hemşerileri, 2 katlı binanın giriş katındaki Birol ve Deryamin’ in çalıştırdığı “Şen Kardeşler Kahvesi’ne” girdi. Selam verdi. Hafta içi olması nedeniyle biraz boştu. Orada olanlarla “Hoş geldin,”, “Hoş bulduk,” dedikten sonra çocukluk arkadaşı Muhammet’le sarıldılar ve oturdular. Hasan kendini bildi bileli Muhammet’le arkadaştı. GATA’da yatarken arkadaşları arasında onu ziyaret eden bir tek oydu. Muhammet minibüsçüydü, kardeşi Hümmet ile beraber çalışıyorlardı. Annemle babası Emsal amca çocukları idiler. Birbirlerine kardeş anlamına gelen “Aği” (ahi) derlerdi. Dedesinin adı Abbas olduğu için lakabı “Abbas” idi. Soy isimleri gibi kendileri de şen olan kardeşlerden Deryami Abi şakalaşarak moral vermeye, bir yandan da çay servisi yapmaya başladı. Deryami: — Abbas, ben Hasan kadar hızlı askerlik yapanı görmedim. Muhammet: — Herkes 18 ay askerlik yapacak değil ya! Hasan da 4 ay askerlik yaptı, hem de 4 il gezdi. Deryami: — Yapma ya! Askerliğe mi gitti, yoksa turistik geziye mi çıktı? Ben Amasya’ya gittiğini biliyorum, gerisini bilmiyorum. Muhammet (gülerek): — Amasya, Samsun, İzmir, en sonunda İstanbul. Gülüşmelerden sonra Derya ocağına geçti. Hasan: — Aği, Hümmet ne yapıyor? Muhammet: — Minibüste çalışıyor. Sabahları ben çıkıyorum, akşamları o çıkıyor. Hasan: — Emsal Amca, annen ve diğer kardeşlerin Yusuf ve Kadir nasıl? Muhammet: — Onlar da iyiler. Sen ne yapmayı düşünüyorsun? Hasan: — Hele bir kafayı toplayayım, ondan sonra düşünürüz. Muhammet: — Eski çalıştığın Bakırköy Galeria Alışveriş Merkezi’ndeki kızarmış tavukçuda çalışamaz mısın sen? Veya sen kendine öyle bir yer açamaz mısın? Nasıl olsa hamburger, pizza, salata ve kızarmış tavuk ustasısın. Hasan: — Aği, tekrar oraya dönsem aldığım maaşla geçinemem. Kendi iş yerimi açmak için çok büyük paralar lazım. Muhammet: — Ara sıra gelip bedavadan “çıkumuku” (sosyete yemekleri) yerdim. En güzeli de hepsini karışım yapardın. Okunan ezanla birlikle Ulu Cami’ye gittiler. Namazı kıldıktan sonra caminin bahçesinde oturdular. Hasan camiyi uzun uzun süzdü, Muhammet’e döndü. Hasan: — Aği hatırlıyor musun caminin inşaat halini? O günlerden bu günlere... Muhammet: — Evet, alt kat yaz Kur’an kursuydu. Yazları oraya giderdik. Senin hocalık mevzun vardı, o nasıldı? Hasan (gülerek): — Yaz Kur’an kursuna giderdik. Bir gün bizim sınıfa bakan hoca gelmedi, ertesi gün de gelmedi. Ben kendi kendime Kur’an okurken çocuklardan bir tanesi, “Hasan sen daha iyi biliyorsun, ben okuyayım sen dinle,” dedi. Ben de “Olsun,” dedim. Onun okumasını dinlerken baktım, bütün sınıf arkadaşlarım elifbaları ile birlikte sıraya girmişler. Hepsini okuttum. Sonraki günlerde hoca hiç gelmedi. Kurs bitene kadar ben okuttum. Adım çıkmıştı. Yaşlı başlı adamlar “hocam” diye hitap ederdi, ben de utanırdım. Muhammet: — Aği, Şirin Döner’de döner yiyelim. Kalkıp Şirin Döner’e gidip dönerleri sipariş ettikten sonra masaya geçtiler. Biraz sonra dönerler geldi, yemeye başladılar. Hasan: — Dönerler her zamanki gibi lezzetli. Muhammet: — Burası buranın en çok tutulan ve en eski lokantası. Hasan, senin bu hastane işlerin ne zaman başladı, bir anlatsana. Hasan: — Amasya’dan Samsun’a gönderdikten sonra başladı. Sabah içtimasında ismim okundu. Oradan askeri hastaneye gittik. Nöroloji doktoru olmadığı için devlet hastanesine sevk ettiler. Devlet hastanesinde doktor, “Senin askerlik yapmaman lazım,” dedi. Yeşil reçeteli ilaç yazdı, “Kullan bu ilaçları, 1 ay sonra kontrole gel,” dedi. Muhammet: — Yeşil reçete ne? İlk defa duyuyorum. Hasan: — Ben de ilk defa gördüm. Sinir ve ruh hastalarına veriliyor. İlacın adı “Akineton”, tam kafa ilacı. Muhammet: — Kafayı buldun mu? Hasan: — Buldum! Kafam dönüyor, içinde bir uğultu var. Zamanla alıştım. Doktora sormuştum, “20 gün sonra dağıtım oluyor, 1 ay sonra kontrole gel dediniz, ne yapacağım?” O da dedi ki, “Usta birliğinde sana verdiğim kontrol kağıdını göster, onlar sana yardımcı olurlar.” Muhammet: — Ya benim gibi Bingöl’e çıkarsa? Ne hastane var ne doktor var. Hasan: — Mektuplaşıyorduk, arada sırada telefon ediyordum, telefonlara bazen çıkmıyordun. “Hep operasyona çıktı,” diyorlardı. Muhammet: — Ondan sonra da usta birliğin İzmir dedin, dağıtım iznine niye gelmedin? Hasan: — Dağıtım izni 10 gündü. Doktorun 1 aylık kontrol süresi 3 gün sonra bitiyordu, o yüzden direkt İzmir’e gittim. Muhammet: — Neyse sonra devam edelim. Sabah minibüste çalıştım, uykum geldi. Ben biraz yatayım. Hasan: — Tamam kalkalım. Beraber kalktılar. Muhammet eve gitti, Hasan ise kahveye doğru yola çıktı. Şirinevler sokaklarında yürürken tanıdıklarla ayaküstü hoş geldin sohbeti etti. Şirinevler genelde Köse ve köy halkının yoğun olarak yaşadığı yerdi. Köseliler burada taksicilik, otobüsçülük, minibüsçülük ve inşaatçılık yapan temiz insanlardı. Derler ki burada doğan her çocuk şoför ve inşaat ustası adayı olarak doğar. Şirinevler’de Köse İlçe Derneğimizle beraber köy dernekleri de vardı. Hasan Köse Derneği’ne geçti. Orada oturan hemşerileri ile hoş geldin sohbetine başladı. Ersin Amcası geldi. Onun elini öptükten sonra oturup konuştular. Ersin Amca Bakırköy Adliyesi’nde memurdu, vakur bir adamdı. Hasan’ı sever, Hasan da onu sever ve sayardı. Ersin Amcası, askere gitmemesini istemişti, haklı çıkmıştı. Ersin Amca: — Hasan bundan sonra sakat (engelli) memur alımlarına başvur. Gurur yapma, bundan sonra normal memur olarak almazlar seni. Bizim adliyede çalışanlar var. Hasan: — Olur amaca, hele bir kendime geleyim, dedi. Hasan, Ersin Amcasının kalp pili taşıdığını bildiği için onu üzecek konulara girmemeye özen gösterirdi. Biraz sonra Erbay Abisi geldi. Oturdular. Abisi evin büyüğü gibiydi. Babanın açıklarını kapatan abi, kardeş ve arkadaş gibiydi. Bakırköy Galleria’daki Jimmiy’s Fried Chicken’daki işe o sokmuştu. Gençlik yıllarındaki iş tecrübesini ona borçluydu. Erbay Abisi Mahmutbey-Bakırköy hattında kiraladığı minibüste sabahları çalışıyordu. Erbay Abisi: — Hasan biraz dinlen. Öğleden sonra minibüste benimle beraber çalışırsın. Öğleden sonra çalışan İlhami’ye (dayıoğlu), onunla gider gelirsin öğrenirsin. Ersin Amca: — Bırakın minibüsü. O iş zor iştir. Erol’a da söyledim; Hasan’a göre işlere bakın, dedi. Ersin Amca, Hasan’ın ehliyet alamayacağını söylemişti zamanında. O zaman haklı çıkmamıştı. Ehliyet yazılı sınavında en başarılı olup direksiyon sınavında her şeyin doğrusunu yapmasına rağmen kalmıştı. İkinci sınavda geçmişti. Kaldığı birinci sınavda kurs hocasına neden kaldığını sorduğunda, kurs hocası ise, polis (o zaman ehliyet sınavlarını emniyet yapıyordu) sana sordu ki “Baban ne iş yapıyor?”. Sen de dedin ki “Minibüsçü”. O da düşündü ki ehliyet alır almaz gider minibüste çalışmaya başlar, biraz daha öğrensin diye yaptı. Hasan kızmıştı, “Benim minibüse çıkacağımı nereden biliyor, müneccim mi bu adam?” demişti. Erbay Abi: — Hasan, onu da yapar. Onu Bakırköy’deki işe de ben soktum, onu yaptı bunu da yapar. Hasan: — Sağ olasın abi, sen hep benim yanımdaydın. Ersin Amca: — Oradan sigortan var mı? Hasan: — Üç sene çalıştım ama sigortamı yapmamışlar. Hele işler rayına otursun, onu da araştıracağım. Erbay Abi: — Ben dört sene çalıştım orada, benim sigortamı tam yatırdılar. Benim zamanımda yöneticiler iyiydi. Hasan: — Belki beni zayıf gördüler, “Bu işini takip etmez,” dediler herhalde. Ersin Amca: — Erbay, Hasan’a dedim, sakat memur alımlarına bakın. Araştırın. Erbay Abi: — Tamam bakarız. Sohbet böyle devam ederken bir ses duyuldu: “Vay gardaşım, hoş gelmiş!” Bu gelen, Hasan’ın çocukluk arkadaşı İbrahim Kalkan’dı. Kardeş gibiydiler. Çocukken babası vefat etmiş. İbrahim, Bünyamin, Yusuf ve 6 kız kardeştiler. Dünyanın çilesini çekmiş, karakterleri sağlam temiz insanlardı. Sarıldılar, kucaklaştılar, müsaade istediler. Beraber Şen Kardeşler Kahvesi’ne geçtiler. Bu sefer Deryami’nin kardeşi Birol Şen oradaydı. O da güzel, güler yüzlü, sevecen bir adamdı. Tam esnaf adamdı. Birol Abi: — Vay Hasan’ım! Hoş geldin. Bitti Allah’a şükür, her şey iyi olur. Size benden çay getireyim. Hasan: — Getir abi, senin çayını özlemiştim. İbrahim: — Gardaşım, ne var ne yok, nasılsın? GATA’ya (Gülhane Tıp Askeri Hastanesi) gelemedim, işler bu ara çok yoğundu. Hasan: — Önemli değil ama kapıdan senin girmeni bekledim. Gelmeyince işlerin çoktur dedim. İbrahim: — İzmir Narlıdere Ege Ordu Muhafız Bölüğü’ne gittiğin zaman sana dediğim, şoförlüğünü yaptığım bölük komutanının yanına gittin mi? Hasan: — Gidemedim, orada beş gün kaldım. İbrahim: — Şunu baştan anlatsana. Hasan: — İzmir’de bölüğe teslim oldum. Orada bana sordular, “Dağıtım iznine gitmeden direkt buraya niye geldin?” Ben de kontrol yazımı gösterdim. ”Sen koğuşa geç, biz sana haber veririz.” Ben de koğuşa geçtim. Akşam oldu, yemek derken bahçeye koğuşunun önünden sahile baktım, “Aman Allah’ım! Burası yeryüzünün cenneti mi nedir?” dedim. Arkası yemyeşil orman, ön tarafı deniz, denizin ortasında ışık kümeleri. Çok güzel bir yerdi. İbrahim: — O ışık kümeleri Yunan adaları. Ne garip değil mi? Burnumuzun dibindeki adaları onlara vermişler. Hasan: — Vallahi ben de anlamadım. Neyse arkadaşın birine banyoyu sordum, o da şurada diye işaret etti ve bana dedi ki “Sana kaça kaçsın diye sorarlar, sakın yeniyim 98/4 devre deme. Yenisin diye banyoyu sabaha kadar sana temizletirler.” Banyoya geçtim, arkadaşın dediği gibi banyoya bakan üst devre hemen yanıma geldiler, aynı soruları sordular. Ben de başka bir devre dedim, “Seni burada daha önce görmedik,” dediler. “Görevdeydim,” dedim, beni bıraktılar. İbrahim: — Kıvrak zekanı hemen kullandın! Eee, sonra? Hasan: — Sabah bölük içtimaya geçtik. Her yerde olduğu gibi yine ismim okundu ve beni Sıhhıye çavuşuyla birlikte İzmir Askeri Hastanesi’ne götürdüler. Oradaki doktor beni GATA’ya sevk etti. Bölüğe geçtik. Bölük komutanı, “Bugün cuma, pazartesi yola çıkarsın,” dedi. İki gün boyunca ortalıkta gezdim. Pazartesi beni bölükten salıverdiler, otogara geçtim, bilet aldım. Otobüs saati gelene kadar biraz İzmir’i gezdim. Çok güzel bir şehir ama orada çözemediğim bir koku var, nedir o! İbrahim: — Evet, orada bir koku var. O güzel şehre hiç yakışmıyor. İnsanları alıştığı için onlar rahatsız olmuyorlar. Sohbet böyle devam ederken Adem gelmişti. Adem ailenin en küçüğü ve en canlısı; aileye çok düşkündü. Lise yıllarımda Ataköy’de evlere paket servisi işini o bulmuştu. O da lokantada paket servis işinde çalışmıştı. O ortaokula gidiyordu, ben de sabah liseye akşam işe gidiyordum. Adem: — Ooo, bulmuşsunuz birbirinizi. İbrahim: — He bulduk, İzmir’i anlatıyordu. Adem: — Devam edin biz de dinleyelim. Hasan: — İzmir’den otobüse bindim, İstanbul Harem Otogarı’nda indim. Oradan da minibüs ile GATA’ya geçtim. Muayeneler yapıldıktan sonra yatış verildi, yatakhanelerin bulunduğu kata götürüldüm. Yatacağım odayı gösterdiler fakat yataklar dolu… “Akşam hallederiz,” dediler, ben de bir kenara çöktüm beklemeye başladım. Adem: — Vay be, bunlardan hiç bahsetmedin bize. Hasan: — Sizi üzmek istemedim. En çok da annemi ve kız kardeşim Nisangül’ ü düşündüm. Adem: — Aslan abim, her zaman böyle düşüncelisindir. Eee sonra ne oldu? Hasan: — Biraz öylesine köşede beklerken, Ali isimli hasta, “Gel yatağımda yanıma otur,” dedi. Yanına oturdum. Konuşmaları durgun, yavaş hareketleri olan bir yoklama eri idi. İbrahim: — Yoklama erinin GATA’da ne işi var? Hasan: — İki yoklama eri vardı. Birinin adı Hüseyin idi. Bunlar askerliğe elverişli mi diye bulundukları askerlik şubesinden buraya sevk edilmişlerdi. İkisi de Bursalı idi. Mesela Hüseyin’de unutkanlık vardı, tuvaletini altına yapardı, diğer arkadaşlar onu banyoda fırçasıyla yıkardılar. Adem: — Vay canına! Neler varmış etrafımızda, senin yaşadıklarını herkes yaşayamaz. Eee akşam olunca nerede yattın? Hasan: — Yoğun bakım ünitesinde boş yer varmış, orada yatırdılar. İbrahim: — Yok canım daha neler! Bu kadar da olmaz. Osmanlı Devleti yapmış bırakmış, bizimkiler hiç üzerine koymamış mı! Yeni ek bina yap, ne bileyim bir şeyler yap yani! Adem: — Hele anlat, devam et. Çaylar da gelsin. Bu arada açmışın, yemek yedin mi? Hasan: — Muhammet döner yedirdi. İbrahim: — Tabi ya, senin bir de ağin vardı. Hasan: — Evet, var. Adem: — Konuyu dağıtmayın, devam et abi! Hasan: — Gece yoğun bakım ünitesinde yatmaya gittim ama yatamadım. Yan yatakta yaşlı bir teyze vardı, sabaha kadar inledi. Herhalde subay eşiydi zaten, sabaha doğru öldü. Adem: — Abi bize söylememekle haklıymışsın. Bunları annem duysaydı kahrından ölürdü. İbrahim: — Adem sen bize diyorsun konuyu dağıtma, sen başladın konuyu dağıtmaya. Güldüler. Hasan: — Bir de biri vardı, yatakhanede ona özel yatak ve televizyon vardı. Kimin nesi ise etrafında da 3 kişilik yalaka ekibi vardı. Epey zamandır buradaydı, askerliğini burada tamamlayacak gibi idi. Adem: — Yapma ya! Vatan evlatları dağlarda nöbet tutsun, onlar da orada yatışta, oh ne güzel! Hasan (gülerek): — Konuyu dağıtmayın! Üçü birden güldüler. Hasan: — Öyle işte, günler akıp geçiyor. Annem her gün ziyaretime geldi. Ona yorulmamasını, gelmemesini söylüyorum ama dinlemiyordu. Otobüsle Şirinevler’den Eminönü’ne, vapurla Kadıköy’e, oradan da minibüsle Haydarpaşa GATA’ya geliyordu. Oranın yemekleri iyi değildir diye, bacım Nisangül ile birlikte hazırladıkları pastaları, börekleri, sarmaları getiriyordu. İbrahim: — Eee ne yapacaksın? Ana yüreği… Hasan: — Evet, neyse. Her gün başka bir yerde yatırıyorlardı. Muayeneler, tahliller, röntgenler, MR yapıyorlardı. En ilginci de MR çeken görevlinin bana içeride “30 dakika kalacaksın, bu süre içinde sabit durman lazım, kımıldamaman lazım,” demesiydi. Güldüler. Hasan: — Öyle böyle derken yatakhaneye bir çavuş geldi. “İsmini okuduklarım benimle gelsin,” dedi. Bunu duyunca artık ismimin okunacağını biliyordum. Çünkü hep böyle oluyordu. Neyse meğer bizi sağlık kuruluna götürüyorlarmış. Biz sağlık kuruluna girdik. “Sağa dön, sola dön, ellerini sabit tut, öne yürü, arka arkaya yürü, çık,” dediler. Yatakhaneye geçtik, 2 gün öyle bekledik. 3. gün yine isimler okundu, bahçeye geçtik. Bir yüzbaşı elinde kağıtlarla geldi. İsmini okudukları yüzbaşıdan kağıdını alan, yerine geçiyordu. Sonra kâğıt dağıtma işlemi bittikten sonra kağıdıma baktım. “Askerliğe elverişli değildir. Tanı: Korea Ototoz” yazıyordu. Yani askerlik bitmişti. Sonra yatakhaneye geçip elbiselerimi aldım ve GATA’dan çıktım, oradan Kadıköy iskelesine geçtim ve burudayım. Adem: — Abi eve geçelim mi? Hasan: — İbrahim, bize müsaade. İbrahim: — Müsaade sizin, buyur gardaşım.

İlgili Yazılar

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

Yorumlar (0)

Yorum Yaz