Edebiyat

ENGELLENEN HAYAT

YAZIK Ayşe, bir haftadır evdeydi ve herkes durmuş, Ayşe’ye bakıyordu. Kız çocuğu demek, dünyanın en güzel şeyi idi. Rüyalarda gibi idi, göklerde arayıp da yerde bulduğum diye Ayşe’ye bakıyordu. Ama hâlâ kucağına almaya korkuyordu. Adem, Hasan’ı koltuğa oturttu ve Ayşe’yi kucağına bıraktı. Hasan’ın elleri titredi ve nefesi kesilecek gibi oldu. Rüyasını hatırladı ve Ayşe’yi sımsıkı tutup yanağından öptü. Akşam namazını Ulu Cami’de kılıp çıktıktan sonra caminin bahçesinde MGV’den arkadaşı olan İsmet ile karşılaştı. İsmet’in mobilyacı dükkânı vardı. Nur cemaatindendi ve evlerde yapılan sohbetlere katılırdı. O da son zamanlarda moda olan badem bıyık diye tabir edilen bıyıktan bırakmıştı. Hasan’ı Ulu Cami’nin yukarısında bulunan bir evde sohbet olacağını söyleyip oraya çağırdı. Hasan, kendisinin bir yere bağlı olduğunu bilen arkadaşının teklifini "Cemaatler arasında çekişme var," söylemine yol açmamak için kabul etti. Bir evden içeri girip oturma odasına geçip oturdular. Odada yedi kişi vardı ve otuz yaşlarında bulunan kişinin önüne sehpa koydular ve üzerine Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur adlı kitabını koydular. Hasan, daha önce okuduğu ama dilinin ağırlığından dolayı anlayamadığı bu kitabı cankulağı ile dinliyordu. Hoca, kelimeleri tefsir ediyordu. Bunlar hocalarına "abi", en büyüklerine ise "imam" derlerdi. Okuma bitmiş, çaylar, pastalar gelmiş, muhabbet başlamıştı. Hoca başladı: — Cübbeli Ahmet diyor ki: "Kot pantolon ile namaz olmazmış." Nereden çıkarıyor bunları? Bu adam da iyice sapıttı. Hem ben de gençliğimde Mahmut Efendi’nin medreselerinde okudum. Sonra bıraktım, bizim okullara başladım. "Yok Cübbeli şunu dedi, yok Cübbeli bunu dedi," diye sürdü gitti. Hasan hiç karşılık vermedi. "Karşılık versem hem bu susmayacak hem de ev sahibine ayıp olacak!" diye düşündü. Sohbet bitti. İsmet ile çıkıp yürüyerek Ulu Cami’nin önüne geldiler ve İsmet, Hasan’a dönerek: — Cübbeli’ye fazla güvenme! Yakında kaseti çıkacak. Hasan, İsmet’e bakıp baştan ayağa süzdükten sonra: — İsmet, siz mi çıkaracaksınız? İsmet: — Bilmem, çıkacak. Hasan: — Böyle bir şeyi dinin neresinde buldunuz da insanların evlerine kamera koyuyorsunuz? Ve bununla İslam’a hizmet mi ediyorsunuz? Size karşı olanlarla böyle mi mücadele ediyorsunuz! Yazıklar olsun size! Sizin gibi alt tabaka bunları konuşuyorsa kim bilir sizin yukarıdakiler neler yapıyordur. Bir daha da bana selam verme! Sizin gibi Batı uşakları. Sizin Yezit’ten farkınız ne! Hasan’ın dudaklarından dökülen makineli tüfek misali kelimelere karşı neye uğradığını şaşıran İsmet, dönüp çekip gitti. Takside çalışıyordu. Otogara yolcu bırakmış, ufaktan ilerleyerek yolcu bakıyordu. Az ileride elinde çantasıyla bayan bir yolcu durdurdu ve taksiye bindi. Hasan taksiyi hemen hareket ettirip otogar taksilerine denk gelmemek için oradan çıkmaya çalışıyordu. Otogardan çıkmış, yolcunun "Şirinevler," deyişiyle her zaman yaşadığı bu olaya şaşırmadı ama yolcunun orada nereye gideceğini merak ederek sordu: — Bacım, Şirinevler’in neresine gideceksin! Yolcu: — Orada Fetih Parkı varmış, oraya gideceğim. Hasan, bunu duyunca titredi, "Yoksa bu kız o parkın arka sokağında bulunan randevuevine gidiyor olmasın!" diye düşündü. Orada Melek Abla diye birisi vardı ve ara sıra takside denk gelirdi. "Melek Abla" diye nam salan kadını ve yanındaki kızları bazen otellere bazen de evlere götürüp bırakırdı. En çok da Ataköy’e götürürdü. Melek, "Bizi hep sen sağa sola götür, iyi de para veririz," diyerek Hasan’ın telefon numarasını istemiş fakat Hasan kabul etmemişti. Yolcuya döndü: — Sen, orada Melek isimli kadının yanına mı gidiyorsun! Yolcu: — Evet, sen onu tanıyor musun? Hasan: — Bacım, sen ne yaşadın, nereden geldin, seni ona kim gönderdi bilmiyorum ama gel sen beni dinle ve oraya gitme! Gel senin otobüs biletini alayım da geldiğin yere geri dön. Çünkü gittiğin yerde kadın satıyorlar. Yolcu: — Artık ben köye dönemem ki. Hasan: — Gel seni kadın sığınma evine bırakayım. Ama oraya gitme. Hasan taksiyi kenara çekmiş, kontağı kapatmış, arkada ağlayan kadını aynadan kontrol ediyordu. İsterse bir çözüm bulana kadar eve bile götürebilirdi. Hatta etrafında bulunan birisi ile evlendirebilirdi. Bayan yolcu biraz ağladıktan sonra: — Abi tamam götür, beni sığınma evine. Hasan: — Öyle oraya rastgele gidilmez. Seni önce karakola götüreceğim, oradan onlar götürecek, tamam mı! Yolcu: — Tamam abi. Hasan cebinden çıkardığı o günkü kazancını yolcuya uzattı: — Al bacım, lazım olur. Hasan kızı Esenler Karakolu’na götürdü ve orada memura durumu anlattı. Memurun, "Tamam sen git, biz hallederiz," demesi üzerine kızın yanına gitti ve "Sabret, kendine yazık etme!" diye nasihatler ederken kız, Hasan’ın boynuna sarıldı. Hasan gözyaşlarına hâkim olamayıp, hıçkıra hıçkıra ağlayarak dışarı çıktı, taksiye binip oradan uzaklaştı. Hasan, Bağcılar Kuba Camii’nin aşağısında Muhammet İslamoğlu Hoca’nın sohbet verdiği dükkândan bozma mescitte, hocanın sohbetini dinliyordu. Tarikat yolunun inceliklerinin anlatıldığı bu sohbete sadece tarikat dersi olanlar giderdi. Tevbe Suresi 119: Ey iman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. Sohbet bitmiş ve tarikat yolunda önemli bir yeri olan "hatme-i hâce" denilen toplu sessiz zikir başlayacaktı. Medreselerde görev yapan hocalar, Muhammet İslamoğlu’na daha yakın olmak için orada bulunanlardan daha üst mertebede olduklarını veya "Bak hocam, biz buradayız," der gibi insanların sağından solundan geçerek öne geçip oturdular. Hasan, hocaların da bunlardan bıktığı için artık bu tipler ile uğraşmayı bıraktığını düşünüyordu. Sohbet bitmiş ve yolda Şirinevler’e gitmek için minibüs bekliyordu. Birkaç minibüse el etmişti ama onlar Hasan’ı görmedi. Hasan, "Vardır bunda bir hayır," dedi. Birazdan bir araba gelip Hasan’ın önünde durdu ve içeriden yaşça büyük olanı kafasını camdan çıkarıp: — Abi burada Küba Camii varmış, o nerede? Tam karşısında duran Kuba Camii’ni görmeyen adama Hasan, eli ile camiyi göstererek biraz sesini yükselterek: — Aha burada. Yolcu kafasını sağa döndürdü ve düştüğü durumu anladı. Ama bozuntuya vermeden yanındakini caminin yanındaki sokağa yollayıp ve Hasan’a dönüp: — Abi bu ne ya! Biz Küba’da mıyız? Yok, bari Arjantin koysaydılar! Hasan, geçen minibüslerin onu görmeyip almamalarını buna bağlayıp içinden bir "La havle" çekip, arabanın içinden Hasan’a bakan adama dönüp: — O Küba değil, Kuba! Adam: — Abi o nedir? Hasan: — Peygamber Efendimizin ilk cumayı kıldığı caminin adı. Adam: — Abi, burası Arabistan mı! Hasan adamı inceleyip, sarhoş olup olmadığını kontrol ettikten sonra: — Senin adın ne? Adam: — Hüseyin. Hasan: — Benim adım da Hasan! Biliyorsun, Hasan ile Hüseyin kardeştir. Söyle bakalım, Hasan ve Hüseyin Türkçe mi! Adam: — Abi Türkçe. Hasan: — İyi düşün. Adam, Hasan’ın bu duruşundan ve bilgisinden ürkmüş olacak ki düşündü ve: — Evet, Arapça! Abi bunları bilmiyorsak suç kimde! Hasan: — Suç ne Hasan’da ne de Hüseyin’de! Suç bunu bilmeyende. Hasan’ın rotayı kendine döndürdüğünü anlayan adam: — Abi ben Alevi dedesiyim. Bizde "Gelin canlar, beraber olalım," desturu vardır. Hasan: — Bende de "Kardeşler arasını bozmayın," desturu vardır. Bu sırada öbür arkadaşı gelmiş arabaya binmişti ve ne diyeceğini bilemeyip "Nasıl bir adama çattık!" der gibi Hasan’ın yüzüne bakmadan korna çalıp gitti. Hasan peşlerinden baktı ve "Yazık, hem de çok yazık," dedi.

İlgili Yazılar

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

Yorumlar (0)

Yorum Yaz