Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
SUFİ
Fatih Çarşamba’da bulunan İsmailağa Camii’nin önündeydi. Mahmut Efendi Hazretleri ölmüş, herkes ağlıyordu. Hasan gayet rahat tavırlarla onlara bakıyordu çünkü din bir kişiye değil Allah’a aitti. Sonra yürüyerek bir binanın bodrum katına girdi. Orada bir tünel vardı; buradan geçerek Yavuz Sultan Selim Camii’nin yanında bulunan Çukurbostan’a çıktı. Çukurbostan sonsuz cennet bahçesine dönmüştü.
Gözlerini açtı, rüyaydı. Yatakta idi, yine rüya görmüştü. Biraz öyle kaldı, sonra kalkıp abdest aldı ve gece namazını kılıp tespihini eline alıp dersini çekmeye başladı.
Gün boyu takside çalışmıştı. İstanbul Boğazı Avrupa Yakası’nda, şirin bir semt olan Tarabya’daydı. Saate baktı, saat 5 olmuştu. Şirinevler’e gidip taksiyi babasına vermeliydi. Aracın yönünü o tarafa çevirdi. Az ileride türkücü İsmail Türüt’ün tavernası önünde garson onu durdurdu.
“Abi, Kurtuluş’a yolcu var, götürür müsün?”
Hasan, “Evet,” dedi. Yine aynı şey olmuştu; Hasan’ın gideceği tarafa yolcu çıkmıştı. Biraz sonra üç kadın, zır zurna sarhoş bir şekilde taksiye bindiler. Hasan taksiyi hareket ettirdi. Boğaz yolunda ilerliyordu. Yeniköy, Emirgan, Rumelihisarı, Bebek, İstinye, Ortaköy’den geçiyor; bir yandan da yol boyu dizilmiş tarihi köşklere, saraylara, yalılara bakıyordu. O kadar güzellerdi ki insan hayran oluyordu. Sonra Dolmabahçe’den yukarıya çıkıp Maçka, Teşvikiye ve Osmanbey’den geçip Kurtuluş’a gelmişti. Kurtuluş genellikle gayrimüslim vatandaşların oturduğu, tarihi taş apartmanların bulunduğu bir semtti. Yolcu ineceği yeri gösterdi. Hasan orada durdu. Yolcu, sarhoşluğun verdiği dağınıklıkla taksimetrede yazan on dört milyon beş yüz bin lirayı kırk beş milyon okumuş, Hasan’a kırk beş milyon uzatmıştı. Hasan kırk beş milyonun içerisinden on dört milyon beş yüz bin alıp gerisini iade etti. Yolcu ne olduğunu anlamamış, kafasını sallayarak indi.
Akşam olmuştu. Yatsı namazını kılıp Fetih Mescidi Derneği’ne geçtiler. Murat Hoca, Efendi Hazretleri’nin Sohbetler isimli kitabından bir bölüm okuyordu. Bazen yaptığı gibi, okuduğu bölümün bir kısmına gelince “Bunları siz anlamazsınız,” diyerek orasını atladı. Hasan içinden bir “Lâ havle” çekti. Çünkü Hasan, hocanın “Siz anlamazsınız,” diye atladığı bölümleri evdeki kitabından okuyor ve anlıyordu. Sohbet bitmiş, çayla beraber muhabbet başlamıştı. Bu sohbetlere devamlı gelen başka bir cemaat mensubu birini Murat Hoca azarladı. Adam sinirlenip çıktı ve gitti. Hasan’ın içi yandı. Kaç defa uyardı hocayı ama nafile. Belki de Hasan’ın yanında kasıtlı yapmıştı ki son kullanma tarihi biten Hasan’ı çöpe atmak istiyordu.
Kahvedeydi, Yunus’la oturuyordu. Yunus’un içi kıpır kıpır olduğu her hâlinden belliydi.
Yunus:
— Ya Hasan, kaddesellahu sırrahu.
Hasan:
— Yunus, benimle dalga geçme. Ne oldu, söyle.
Yunus:
— Rüya tabirin doğru çıktı. Bitlis Tatvan’a öğretmen olarak atandım.
Hasan:
— Oh be, hayırlı olsun! Senin için gece namazlarımda hep dua ettim.
Yunus:
— Allah razı olsun. Gel sana yemek ısmarlayayım.
Hasan:
— Olur.
Beraber Şirin Döner’e gittiler. Bir yandan dönerlerini yiyorlar, hem de gündemi konuşuyorlardı.
Yunus:
— Ee, nasıl gidiyor sohbet işleri?
Hasan:
— Vallahi Yunus, biliyorsun pazar sabahları İsmailağa’ya sohbete gidiyorum. Artık sohbetleri Bayram Hoca vermeye başlayınca camii ağzına kadar dolmaya başladı. Bayram Hoca başka adam; tam aşk adamı. Hem kendi yanıyor hem de cemaati yakıyor. İnsan onun sohbetinde sevgi doluyor. İnanmazsın, Yavuz Sultan Selim ile karısı arasındaki mektuplardan okudu. Öyle bir incelik, öyle bir aşk ve zarafet vardı ki insanın birini bulup âşık olası geliyor.
Yunus:
— Evet, bazen ben de gidiyorum. Adam aşktan yanıyor.
Hasan:
— Adam tam bir demiri eriten aşk ateşi gibi.
Yunus:
— O ne demek?
Hasan:
— Şöyle düşün: Yıllarca kullanılmış, her tarafı eğrilmiş bir demiri düşün. Bu demiri balyozla, çekiçle ne kadar düzeltirsen düzelt, sıfır gibi olmaz. Ama onu ateşte erit, sonra kalıbına dök; sıfırdan yepyeni bir demir olur. Aşk ateşi de insanı eritir ve yeniden yapar.
Yunus:
— Aşk anca bu kadar güzel tarif edilirdi.
Hasan:
— İçimden geleni söyledim.
Yunus:
— Murat’la sohbetler nasıl gidiyor?
Hasan:
— Valla Yunus, iyi gitmiyor. İsmailağa’daki hocalarla konuşup Şirinevler’de bir dergâh açmayı düşünüyorum.
Yunus:
— Bu iyi olur.
Hasan:
— Bir de milletin dini nikâh başvuru merkezi olduk.
Yunus:
— O ne demek?
Hasan:
— Millet dini nikâhları için bana geliyor. Ben de Murat Hoca’yı götürüyorum.
Yunus:
— Desene, kim kimle evleniyor hepsini biliyorsun.
Kahkahalar gırla gidiyordu.
Yunus:
— McDonald’s’ta müdür olan kardeşin Adem ne yapıyor, iyi mi?
Hasan:
— İyi, McDonald’s’ta çalışıyor. O da Köseli gençlerin iş bulma kurumu gibi. Gençlerin babaları Adem’e “Bizim oğlanı senin orada işe sok,” diyor. O da değişik McDonald’slarda onları işe yerleştiriyor.
Yunus:
— Abin mahalle başkanı desene. Siz hep millet için çalışıyorsunuz.
Hasan:
— Allah yokluklarını göstermesin.
Yunus:
— Âmin. Hasan, bir de sen de benim gibi yemeği hızlı yiyorsun.
Hasan:
— Biliyorsun, taksicilikte bir anda müşteri çıkar diye yemeği ayaküstü ve hızlı yiyoruz. Oradan kaldı bende.
Yunus:
— Kalk gidelim, Tatvan yolculuğu için hazırlık yapmam gerekiyor.
Hasan:
— Tamam, gidelim.
Hasan pazar sabahı Soğanlı’da Muhammet İslamoğlu Hoca’nın sohbetini dinlemiş. Sonra hocaya rüyasını anlatmış, hoca da Hasan’ın tarikat dersinin daha önceki gibi üst ders çıkması gerektiğini söyleyip üst dersi talim etmişti. Çıkışta Murat Hoca’nın meraklı gözlerle ona baktığını gördü. Selamlaştılar. Hasan içeride ne yaptığını söylemeden kısa bir sohbet yaptıktan sonra taksiye binip çalışmaya gitti.
Sabah abdestini almış ve taksiye atlamış, İsmailağa Camii’nde her pazar sabahı yapılan sohbete katılmaya gidiyordu. Karaoğlan Caddesi’nde yaşlı bir adamın yürüdüğünü gördü ve yanında durup:
— Dede nereye gidiyorsun?
Dede:
— Pazar sohbeti için İsmailağa Camisi’ne gidiyorum.
Hasan:
— Gel ben de oraya gidiyorum.
Dede yavaşça arabaya bindi.
Dede:
— Selamünaleyküm evlat.
Hasan:
— Aleykümselam dede.
Biraz yol aldıktan sonra Hasan:
— Dede, araba ayarlamadan yola niye çıkıyorsun? Ortalık buz gibi.
Dede:
— Evlat ben yola çıkıyorum, Allah beni götürüyor, hem de ticari taksiyle.
Yol devam ederken gök, bembeyaz olmuştu.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz