Edebiyat

ENGELLENEN HAYAT

NİŞANLI Sultanbeyli’de Ayten Teyzenin evindeydiler. Hasan takım elbise giyinmişti. Ayten Teyzenin kocası Avni Amca, oğulları Hayrani, kızları Fatma, Meral, Esmeray ve gelini Semigül oturmuş, konuşuyorlardı. Ayten Teyze: — Hasan’ım, inşallah birbirinizi beğenirsiniz de bu işi bitiririz. Hasan: — Amin teyze, sağ olasın. Benim için yoruyorsun kendini. Ayten Teyze: — Sen iyi ol, biz daha ne isteriz Allah’tan. Semigül: — Hasan abi, Fatma benim en iyi arkadaşlarımdandır; tam sana göre bir kız. Hasan: — Teşekkür ederim Semigül, beni düşündüğün için. Rahime: — Ayten abla, bu kızın yaşı kaç? Ayten: — Hasan’la aynı, yirmi yedi yaşında. Ama dedeleri nüfusa büyük yazdırmış. Tutuya: — Eskiden köylerde öyle yapıyorlardı. Çocuk köyde doğardı; büyükler şehre ne zaman inerseler o zaman yazdırırlardı. Doğum kâğıdı yok, bir şey yok. Hangi tarihi söylerse nüfus memuru o yazarlardı. Nurten: — Evet, öyle yapıyorlardı. Ayten: — Fatma’nın babası Bayram emmi, nişanlı görmeyi kabul etmiyor, evlenene kadar görüştürmüyor. Hasan içinden “Çattık belaya, bu iş nereye varacak? Ne demek nişanlı görme yok? Nişanlıların arasındaki sevgi, nişanlı görme ile kuvvetlenirdi. Bu hangi çağda yaşıyorlar?” diye düşündü. İçine bir umutsuzluk çöktü. Nisangül: — Teyze, bunlar kaç kardeş? Ayten Teyze: — Bunlar üç erkek, altı kız olmak üzere dokuz kardeş. Kızlardan Sema kocaya kaçtı, o günden beri babası onu sildi, kabul etmiyor. Semigül: — Büyük oğlu Ramazan, karısı Filiz’i kaçırdı ama onu kabul ettiler. Avni: — Bırakın bunları, canımızı sıkmayın. Bu işi Allah nasip ederse olur. Oradaki herkesi bir sessizlik almıştı. Herkes çaktırmadan Hasan’a bakıyordu. Hasan istiharesini düşünüyor, ona güveniyordu. Onu zorlu bir hayat beklediğini anlamıştı. Sonra Şuara Suresi’nin “Sonsuz kudret ve merhamet sahibi olan Allah’a güven” ayeti aklına geldi ve içine ferahlık çökmüştü. Sonra Ayten Teyzenin, “Saat geldi, hadi gidelim,” demesi ile kendine geldi, evden çıktılar. Evden çıktıktan sonra, Ayten Teyzenin evinden iki sokak ilerisinde, karanlık bir sokağa girdiler. Önünde bahçesi olan, alt katının ahır olarak kullanıldığı bakımsız dört katlı bir binanın önüne geldiler. Bahçeden içeri girdikten sonra karanlık içerisinden ipi bağlı olmayan yarı iri bir köpek azgın bir şekilde hırlayarak onlara doğru koşmaya başladı. Hasan, Deryami Abinin oğlu Emirhan’ı korumak için köpeğe doğru hamle yaptı. Sinirlenmişti: “Böyle bir günde insan köpeği bağlamaz mı, ne biçim insanlar?” diye içinden geçirdi. Eve geçtiler. Çiçekler ve paket çikolatalar teslim edildikten sonra biraz oturup hoş sohbet ettiler. Odada yanan soba ortalığı ısıtmış, millet daralmaya başlamıştı. Bu eve doğalgaz bağlatılmamış, hâlâ eski düzendi. İçeriye gelin adayı girdi. Sırayla herkese “Hoş geldiniz,” dedikten sonra odadan çıktı. Hasan, Fatma’ya —onların deyişiyle Fadime veya Fadik’e— bakış atmıştı. O da Hasan’a bakış atmış ve çıkmıştı. Fatma güzel ve hoş bir kızdı. Ama yaşı Hasan’dan büyük gibi geldi Hasan’a, çünkü Hasan’ın şimdiye kadar yaptığı işler ona insanlar hakkında ön tanıma yeteneği vermişti. Bazıları bu yeteneğini sufiligine bağlıyordu. Gelin adayı Fatma ile görüşeceği odaya geçti. Odada gelinleri Filiz de vardı. Sorular soruldu, cevaplar verildi. Sonra Ramazan Abisi geldi, onunla da biraz sohbet etti, çıkıp gittiler. Hasan düşüncelere dalmıştı. Annesi soruyordu: “Ne düşünüyorsun oğlum, olur mu diye?” Hasan biraz zaman istedi. Beşiktaş Yıldız Camii’nde öğle namazı için mola vermişti. Bu cami, Hasan’ın belirlediği yerlerdendi. Yıldız, Osmanlı’nın son dönem camilerindendi. İçeri girince başka bir diyara geçmiş gibi oluyordu. İnanılmaz bir estetik, farklı bir süsleme tarzı vardı. Bu camide Hasan’a ters gelen şeyler vardı. Mesela ibadethaneler sade olmalı, içi huzur vermeli idi. Bu kadar süsün içinde insan içe yönelemezdi. Bir de Osmanlı’nın zor dönemlerinde bu ve bunun gibi camilere, saraylara ve köşklere bayağı bir para harcanması garibine gidiyordu. Namazdan çıkıp taksiye binmiş, rıhtıma inmişti. Orada yolcu bekliyor, bir yandan Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesine bakıp Fatiha okudu. “Kaptan, Çapa’ya gidebilir miyiz?” diyen yolcuya, “Tabii, buyurun,” deyip taksiye binip hareket etti. Beşiktaş’tan çıkıp Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçti, İnönü Stadı’nın yanından Gümüşsuyu, Taksim, Tarlabaşı, Unkapanı, Bozdoğan Kemeri, Aksaray’dan Çapa yönüne dönmüşken yolcu: — Kaptan, yolların en kısasından gidiyorsun, teşekkür ederim. Hasan: — Hocam, bizim görevimiz. Yolcu: — Çoğu taksici bunu yapmıyor. Hasan: — Hocam, biliyorum onlar haramzade. Yolcu: — Geçenlerde Almanya’dan gelen yeğenim havalimanından taksiye binmiş, onu iyi dolandırmışlar. Hasan: — Bir havalimanı taksileri, bir de otogar taksileri için çok şikâyet alıyoruz hocam. Yolcu: — Doğru söylüyorsun. Bir de bana “hocam” diyorsun; bu genel tabirin mi, yoksa beni tanıyor musun? Hasan: — Şimdiye kadar yaptığım işler nedeniyle insanlar hakkında ön izlem yeteneği oluştu bende. Yolcu: — Bir örnek ver. Hasan: — Mesela, takside karı kocadan çok konuşuyorsa Kastamonuludurlar. Yolcu gülümsedi: — Kaptan sende Kore hastalığı var. Hasan: — Evet hocam, ön tanıma yeteneğim beni yanıltmadı galiba. Yolcu: — Evet, yanıltmadı. Ben nöroloji bölümünün hocasıyım. Sigortan var mı? Hasan: — Yok hocam. Yolcu: — Al şu kartımı. Sigortan olduğu zaman bana gel, tedavine başlayalım. Hasan: — Tamam hocam. Derken Çapa Tıp Fakültesi’nin önüne gelmişlerdi. Yolcu ücretini ödeyip “Selametle ol,” diyerek taksiden indi. Hasan taksiyi babasına vermek için Şirinevler yönüne yöneldi ve radyoyu açtı. Radyoda Dursun Ali Erzincanlı’nın seslendirdiği Yağmur isimli şiiri dinlemeye başladı: Sarardı yeşil yaprak, dal koptu, fidan düştü. Baykuşa çifte yalı, bülbüle zindan düştü. Hasan hem şiiri dinliyor hem de evlenme işini düşünüyordu. Fatma’yı beğenmişti fakat aile yapısını düşündü; çatışma çıkabilirdi. Düşündü, düşündü; bir istiharesi, bir de Âdem geldi aklına. Kendi kendine “Allah’a güven ve Adem’in önünü aç,” dedi ve “Evet,” demeye karar verdi. Ailecek çiçekler, pastalar alınmış, isteme merasimindeydiler. Hasan’ın amcaları, halaları, teyzeleri kız isteme evindeydiler. Kız tarafından da halalar, amcalar, teyzeler, dayılar vardı. Kız istendi, kız verildi, kahveler içildi, nişan yüzükleri takıldı. Hasan ve Fatma baş başa konuşacakları odaya geçtiler. Odada kurabiye ve çay vardı. Hasan çay içmeye başladı. Kurabiyeden ağzına aldı ve kurabiye o kadar sertti ki dişleri acıdı; fakat çaktırmadan yemeye çalıştı. “Bunlarda adettir,” diye düşündü. Bir şey demedi, espri yaparak. Hasan: — Eline sağlık, kafa kıran kurabiyen güzel olmuş. Fatma: — Fatma değil de bizimkilerin dediği gibi Fadime veya Fadik diyebilirsin. Hasan: — Tamam olsun, Fadik. (Gülümsemeler) Hasan: — Fadik, sana söylemek istediğim bir şey var. Fadik: — Söyle. Hasan: — Fadik, biz bir yola çıkacağız. Bu yolda başkalarının dediklerine kulak asmayalım. “O ne dedi, bu ne dedi”yi bırakalım. “Sen ne dedin, ben ne dedim” ona bakalım. Böyle yaparsak en iyisini yapar, en iyisini yaşarız. Fadik: — Tamam. Hasan: — Fadik, benden istediğin bir şey var mı? Fadik: — Cep telefonu ile hat istiyorum. Hasan: — Tamam, alacağım. Başka? Fadik: — Bir kutuda sakız. Hasan: — Tamam. Artık biz nişanlıyız. İstediğin bir şey olursa bana söyle, tamam mı? Fadik: — Tamam.

İlgili Yazılar

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

Yorumlar (0)

Yorum Yaz