Edebiyat

ENGELLENEN HAYAT

MİNİBÜS Öğle saatiydi. Bakırköy-Mahmutbey minibüs hattının merkez durağı olan Şirinevler durağında İlhami ile Erbay abisinin minibüs getirmesini bekliyorlardı. Hasan derin derin nefes alıyor, etraftaki öğleden sonra çalışmak için minibüsleri bekleyen şoförlere bakıyor, Hasan’ı tanıyanlar da “Bu işi yapabilir mi?” diye kuşkulu gözlerle ona bakıyorlardı. Minibüsler geliyor, sabah çalışan mal sahipleri, öğleden çalışan şoförlere minibüsleri bırakıp gidiyorlardı. Bundan sonraki hayatında kilometre taşlarından biri olacak olan 34 M 4721 plakalı minibüs gelmişti. Erbay abi: — İlhami, konuştuğumuz gibi Hasan’a öğret minibüsçülüğü. İlhami: — Tamam Erbay. Erbay abi: — Hasan, tamam mı? Güzel bir şekilde öğren. İlhami’yi takip et, neler yapıyor diye. Hasan: — Tamam abi. Erbay abi: — Hadi, kolay gelsin. Hasan: — Sağ ol abi. Hasan ve İlhami minibüse geçmiş, yolcu alma sırasının kendilerine gelmesini bekliyorlardı. İlhami’nin boyu uzundu, elleri büyük... Hasan’ın Talip Dayısı’nın oğlu idi. Köse’de aynı sınıfta okumuşlardı. Okuldan sonra babasının kamyonunda çalışmış, sonra İstanbul’a gelip Erbay’ın minibüsünde çalışmaya başlamıştı. Şimdi iki kuzen, birisi şoför koltuğunda, birisi muavin koltuğunda idi.Yolcu alma sırası onlara gelmişti. Minibüsü başa çekip yolcuları aldılar ve yola çıktılar. Paraları Hasan topluyordu. Elden ele gönderilen paraları inecekleri yerlere göre alıyor, para üstlerini elden ele geri gönderiyordu. Şirinevler’den kalkan minibüs Mahmutbey yoluna çıkıyor, yolcuları indiriyor, yolda bekleyen yolcuları alıyorlar, buna da “indi-bindi” deniyordu. Minibüsler Mahmutbey yolunda farklı güzergâhlara ayrılıyorlardı. Bu güzergâhların son durakları Evren Mahallesi, Fatih Mahallesi, İkitelli Mahallesi ve İstoç’tu. Bu gidiş güzergâhı idi. Dönüş güzergâhı ise bu duraklardan kalkan minibüsler Mahmutbey yolunda birleşiyor, Şirinevler durağına geliyor; minibüste Bakırköy yolcusu varsa Bakırköy durağına gidiyordu. Bakırköy durağındaki minibüs, yolcu ve minibüs sayısına göre ya Bakırköy durağında ya da Şirinevler durağında sıraya giriyorlardı. Gün boyu böyle devam ediyor... Gece 12 gibi son sefer atılıyor, son seferden sonra minibüse yakıt alınıyor ve minibüs yıkatılıp temizlendikten sonra sabah çalışacak kişinin evinin önüne minibüs park edilip evlere geçiliyordu. Bu işler bittiğinde saat 1-2 oluyordu. Hasan’a İlhami minibüsü yıkamadan sonra veriyor, eve kadar olan mesafede minibüsü sürüyordu. Böyle günler geçmişti. İlhami ile birlikte gidip geliyorlardı. Hasan işi kavramıştı, hızlı öğreniyordu. Bir yandan da sakat memur alımlarını takip ediyor, sınavlara giriyor, mülakatta duvara tosluyordu. Öğle saatiydi. Şirinevler durağında minibüsü bekliyordu. Meydandaki insan ve araba kalabalığının çıkardığı sesler, arabaların egzozlarından çıkan dumanlar havaya karışıyor ve haziran ayının sıcaklığı ile birlikte bir kaos yaşanıyordu. Erbay abisi minibüsü getirmiş, sıraya girmişti. Hasan minibüse bindi, muavin koltuğuna oturdu. Abisine baktı, gülümsedi. Abisine ne kadar şey borçluydu! O, Hasan’ın her zaman arkasında durmuştu, hep onu kollamıştı. Şimdi minibüs işini o verdiği gibi askerden önceki Jimmy’s işini de o ayarlamıştı. “Abiliği tarif et,” deseler, abisini tarif ederdi. Erbay abi: — Hasan, bugün tek başına çalışacağın ilk gün. Dikkat et, yolcuların inip bindiğinden emin olmadan hareket etme. Bu çok önemli. Hasan: — Tamam abi, dikkat ederim. Erbay abi: — Hadi hayırlı işler. Hasan: — Sağ ol abi. Hasan minibüsün şoför koltuğuna oturmuş, sıranın ona gelmesini bekliyordu. Etraftan ona tereddütle bakan şoför arkadaşlarına bakış attı. Jimmy’sde işe başladığındaki iş arkadaşlarının aynı bakışlarla ona baktığını hatırladı. İçine bir gariplik çöktü. Allah ondan bir şey almıştı ama çok şeyler vermişti. İnsanların gözündeki Hasan başkaydı ama Hasan’ın içindeki Hasan bambaşka idi. Kâhyanın düdüğü ile bu düşüncelerden sıyrılıp minibüsü başa çekti, yolcularını alıp yola çıkmıştı. Yolda “indi-bindi” yaparak son durağa gelmişti. Tecrübelilerin anlattığı “ilk tur terlemesi”ni de yapmıştı. Yüzü gözü ter içindeydi. Şoförlükte bir kademe daha geçilmişti. Her gün öğle saatlerinde minibüsü alıyor, gece yarısına kadar çalışıyordu. Durakta sıra beklerken şoförler bir arabanın içine doluşup muhabbet ediyor, sırası gelen gidiyordu. Böylece günler gelip gidiyordu. Genç şoförlerin “manita” dedikleri kız arkadaşları vardı. Hasan o işlere hiç girmiyor, yaşı kendinden büyük şoför arkadaşları onu takdir ediyordu. Genç arkadaşları kendilerini temize çıkarmak için “Bu zaten sakat, ona hangi kız bakar?” diye söyleniyorlardı. Hasan’ın cebi para görmüştü. Yer içer çoğunu biriktirirdi. Daha evlenecekti! Babası kamyoneti tamamen hurdaya çıkarmıştı, çalışmıyordu. Evdeydi, ailecek sohbet ediyorlardı. Anne: — Hasan, alıştın iyice minibüse, maşallah! Sen her şeyi başarırsın. Hasan: — Sağ ol anne. Siz benimle olduğunuz sürece daha çok başarılı olacağım. Nisangül: — Abim benim, Allah senin yolunu açık etsin. Hasan: — Eyvallah benim bacım. Adem: — İşten boş kaldığım zamanlar senin yanında takılayım da bana öğret minibüsçülüğü. Hasan: — Gel gardaşım. Erbay abi: — Baba, biz Hasan’la konuştuk. Hasan’ın parasıyla sana ticari taksi kiralayalım da onu çalıştır. Baba: — Olur. Hasan: — Baba, bizim köylerden Bizgilili Ömer Şahin’in kiralık ticari taksisi var. Onunla görüş de hallet. Baba: — Yarın hemen konuşurum. Adem: — Baba, kamyoneti de hemen sat. Baba: — Önce taksiyi halledeyim, ondan sonra ona bakarız. Anne: — Erol, “bakarız” deme, sat bunu da. Servis çektiğin minibüse benzetme. Erbay abi: — Neyse, ben eve gidiyorum, hayırlı geceler. Evdeki herkes “Hayırlı geceler,” dedi, abiyi uğurladılar.Ülke yangın yeriydi. 28 Şubat post-modern darbesinin etkileri devam ediyordu. Refah Partisi kapatılmış, yerine Saadet Partisi kurulmuştu. Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan siyasi yasaklı idi. Başörtülüleri okullara almıyorlar, dindar subayları ordudan atıyorlardı. “İrtica” adı altında dindar kesime karşı topyekûn bir savaş veriliyordu. Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, yıllar önce bir vaazında söyledikleri yüzünden hapse atılmıştı. Ülke genelinde şok etkisi yaratan bir şey olmuştu. Yıllarca ülkenin başına bela olan terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan, Kenya’da yakalanarak ülkeye getirilmişti. Herkes bir sevinç içindeydi. Kutlamalar yapılıyordu. Başbakan Bülent Ecevit ve yardımcıları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın büyük bir başarısı idi. Demokratik Sol Parti lideri Bülent Ecevit kamuoyunda “Nur Cemaati” olarak bilinen dini bir yapının lideri Fethullah Gülen ile görüşmüş, önümüzdeki seçimler için cemaatin desteğini almıştı. Her kurumun kendi yaptığı memur alım sınavları, KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) adı altında ÖSYM tarafından yapılacak merkezi sınavla tek çatı altında toplanmış, mülakatsız bir şekilde puan sırasına göre atama yapılacaktı. Ancak “sakat memur” alımlarını eskisi gibi kurumlar yapacaktı. Yani Hasan yine aynı duvara toslayacaktı. Bu yeni sınav sistemine en çok Nur Cemaati’nin mensupları sevinmişti. Bu başarıyı kendi hanelerine yazmışlardı. Hasan’ın babası, ticari takside kullanmak için satın aldığı 98 model Doğan marka arabayı getirmişti, oğullarına gösteriyordu. Hasan: — Baba, bu çok yıpranmış. Bu bize masraf çıkartır. Git geri ver, yenisini alalım. Baba: — Yenisi kaç para, senin haberin var mı? Abi: — Baba, takside çalıştırmak için sen taksi çıkması araba mı aldın? Baba: — Ne olmuş, sağlam araba. Adem: — Bu arabayı takside ömrü bittiği için taksiden çıkarmışlar. Etme baba, yılların şoförüsün. Sen nasıl böyle bir yanlışa düşersin? Baba: — Arkadaşımla gittim, o da beğendi. Akşam olmuş, kahveye toplanmışlardı. Babalarını ailece ikna edememişlerdi. Kahvede üç kardeş dertleşiyorlardı. Hasan: — Yanlış yaptık. Araba alım işini babama bırakmayacaktık. Adem: — Hasan abi, “Parayı ben verdim, arabayı da ben alırım,” demeliydin. Hasan: — Ne bileyim, abim der diye düşündüm. Abi: — Ben ne diyeyim? Babam yıllarca kamyon, minibüs ve otobüs kullandı; adam yine arkadaşlarının yangınına geldi. Hasan: — Ben kazanacağımız parayla hayat kuracağım. Ne bileyim, daha evleneceğim. Şimdi bu taksinin kazancının çoğu arabanın tamiratına gider. Arabanın ahı gitmiş, vahı kalmış. Araba yenik bir araba, tamirciden geri gelmeyiz. Adem: — Önce servis çektiği minibüsü yok etti, sonra kamyoneti. Sıra takside mi! Abim: — Ha Hasan, bu arada Mekap Ayakkabı Fabrikası’nda işe giriyorum. Bundan sonra sabahları minibüse sen çıkarsın, öğleden sonrası için ise şoför buluruz. Adem: — Abi, Mekap’ta ne yapacaksın? Abi: — İthalat-ihracat, gümrük işlerine bakacağım. Hasan: — İyi, hayırlı olsun. Tamam, ben sabahları çıkarım. Senin gönlün rahat etsin. Bu sohbet böyle sürerken babaları, arabaya ticari taksi plakasını takıp kahveye gelmişti. Plaka 34 TCL 22 idi. Hasan’ın hayatında bir kilometre taşı daha döşeniyordu. Hasan arabaya baktı, içinde bir çöküntü hissetti. Bunaltı geldi. Arabayı satanlar, arabanın döküklüğünü kapatmak için sağına soluna göz boyama işlemleri yapmışlardı. Sustular, konuşmadılar, kalkıp gittiler. Minibüse sabahları çıkıyor, öğleden sonra minibüste hemşerisi Halil Bayrakçı çalışıyordu. Arkadaşı Muhammet de kendi minibüslerinde sabah çalışıyordu. Duraklarda sıra beklerken beraber muhabbet ediyorlardı. Dünya görüşü olarak aynı kafadandılar. Din ve devlet meselelerinden başlayıp toplumun gidişatına kafa yoruyorlardı. Ağustos ayının sıcağı dayanılmaz bir hal almıştı. Hasan erkenden yatıyor, sabah 4 gibi uyanıyor, minibüsle Fatih Mahallesi durağına gidip sıraya giriyordu. 18 Ağustos günü, 1999 yılı idi. Yine erken yatmıştı. Gece bir sarsıntı ile uyandı. Deprem oluyordu. Öyle şiddetliydi ki ayaklarının altından “küt küt” diye sesler geliyordu. Sanki bina birazdan yere çakılacaktı. Ailece bir odaya toplanmış, birbirlerine sarılmış, Kelime-i Şehadetler getiriyorlardı. Evdeki eşyalar altüst olmuştu. Bina sağa sola sallanıyor, aşağıdan yukarıya doğru ise tepiniyordu. Birazdan bina yıkılacak, hepsi betonların altında öleceğiz diye bekliyorlardı. “Yoksa kıyamet mi kopuyordu?” Hasan’ın hayatı gözlerinin önüne geliyordu. Sarsıntı durmuştu. Ailecek hızlı bir şekilde yatak elbiselerini çıkarıp günlük elbiselerini giyinip apartmandan dışarı çıkmak için merdivenlere yöneldiler. Alt katta oturan köylüleri Tekin Kesler, dairenin kapısında yatak kıyafetiyle, iki küçük oğlunu kollarının arasına almış, onları dışarıya çıkartmaya çalışıyordu. O an çocuklarını kurtarmaktan başka bir şey düşünememişti. Hasan: — Tekin abi, çocukları bana ver. Sen üstünü değiş gel, ben bunlara sahip çıkarım. Tekin: — Tamam Hasan, ben üstümü değişip hemen geliyorum. Hasan, çocukları iki kolunun arasına aldığı gibi dışarı atmıştı kendini. Dışarıda mahşeri bir kalabalık vardı. Kimisi ağlıyor, bağırıyordu. Bazıları ise ağustosun sıcağı olması nedeniyle insanlar giyim konusunda biraz daha serbest bir şekilde yatağa girmişler ve deprem ile birlikte aynı elbiseler ile dışarıya fırlamışlardı. Ortalıkta bir curcuna vardı. Tekin Kesler binadan çıkmıştı. Tekin: — Sağ ol Hasan, çocuklara sahip çıktın. İnsanın çocukları işin içindeyse hiçbir şey düşünemiyor. Hasan: — Ne demek abi, sen sağ ol. Tekin: — Şimdi ne yapacağız? Artçı sarsıntılar devam ediyor. Binalardan uzak durmamız lazım. Hasan: — Millet top sahasına gidiyor. Çocukları al da oraya git. Biz de geliyoruz. Kocasinan Futbol Sahası, yakınlardaki tek açık alandı. Mahalleli oraya toplanmıştı. Kimisi okul bahçesine, kimisi parka sığınmıştı. Kargaşa yerini sakinliğe bırakmıştı. Herkes birbirine aynı soruyu soruyordu: "Acaba bir yerler yıkıldı mı, yıkıldıysa yıkılan yerlerdeki insanlar ne yapıyorlar?" Sabah olmuştu. Kaçış trafiği başlamıştı. Gidecek yeri olanlar arabalara atlayıp yazlığına veya memleketine gitmeye çalışıyorlardı. Kalanlar ise devam eden artçı sarsıntılar binaları yıkar diye açık alanlarda kalmaya devam ediyordu. Çok az kişide bulunan cep telefonları ile sağdan soldan haber almaya çalışıyorlardı fakat hat yoktu, kesilmişti. Millet bir şeyler alıp yesin diye bakkallar korka korka dükkânları açmışlardı. İnsanlar açık bakkallara hücum etmişti. Tuvalete camilere gidiliyordu. “Şen Kardeşler” kahvehanesi açılmıştı. Televizyondan neler olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. 18 Ağustos depremin merkez üssü Yalova’ydı. Yalova, Kocaeli ve İstanbul Avcılar’da büyük yıkımlar olmuştu. Ölenler ve enkaz altında kalanlar vardı. Arama kurtarma çalışmaları devam ediyordu. Ordu devreye girmişti, askerler yıkılan yerlerde arama ve kurtarma çalışmalarına katılıyorlardı. Kızılay yıkımın çok olduğu bölgelerde çadırlar kuruyor, sıcak yemek dağıtıyordu. Diğer bölgelerdeki halk ise kendi başlarının çaresine bakıyordu. Devlet bu kadar büyük depreme hazırlıksız yakalanmıştı. Yerel belediyeler de sınıfta kalmıştı. Hiçbir şey yapmıyorlardı. İnsanlar kendi yaptıkları derme çatma çadır evlerde kalıyor, sıcak yemek yerine atıştırmalık yiyorlardı. Bir kenarda para birikimi olmayanlar ise sıkıntı yaşamaya başlamışlardı. O anlarda insanımızın yardımseverliği devreye girmişti. Herkes elinden geldiği kadar yardımlaşıyordu. Öğle ezanı okunmuş, top sahasının yanında bulunan Yıldız Zöhre Camii’ne geçti. Depremden sonra camiler dolup taşmaya başlamıştı. Tekin Kesler de oradaydı. Tekin Kesler, Köse’den gelmiş, halk otobüsü almış, namazında niyazında, güler yüzlü, herkesle iyi geçinen olgun bir adamdı. Hasan’la birbirlerini severlerdi. Namazı kıldıktan sonra caminin bahçesinde sohbete daldılar. Hasan: — Tekin abi, ne olacak bunun sonu? Tekin: — Valla Hasan, ben de bilmiyorum. Otobüsü otel olarak kullanıyoruz, onda yatıp kalkıyoruz. Çalıştıramıyoruz. Ama Allah büyüktür, canımız sağ çoluk çocuğumuz sağlıklı ya, gerisi düzelir. Hasan: — Bizde aynı. Hem taksi hem de minibüs yatıyor, eldeki de tükeniyor. Bir de abi, senin bu Mert Muhammet ile Vahdettin Yusuf’a düşkünlüğüne hayranım. Eğer ileride baba olursam senin gibi bir baba olmak isterim. Tekin: — Hasan, Allah sana boy boy evlatlar versin. Hasan: — Allah razı olsun abi. Yarın durağa gidip bekleyeceğim. Olduğu kadar götürüp getireceğim. Artık bu kadar boş durmak yeter. Tekin: — Biz de seferlerin açılmasını bekleyeceğiz. Hasan: — Abi, Allah bu millete yardım etsin. Tekin: — Amin Hasan, hadi bana eyvallah. Sabahın erken saati idi. Hasan, Şirinevler durağında minibüsün içinden meydandaki az dahi olsa bir yerlere gitmeye çalışan insanları izliyordu. Durakta minibüs sayısı azdı, yolcu alma sırası gelmişti. Depremden önce iki dakika olan yolcu bekleme süresi on dakikaya çıkmıştı ve 2 dakikada yolcuyla dolan minibüs 10 dakikada yarısı bile dolmamıştı. Yola çıktı, güzergâhtan biraz indi-bindi yolcusu alarak son durak olan Fatih Mahallesi’ne gelmişti. Kazandığı parayı saydı, epey azdı ama buna da şükür dedi. Şoför arkadaşları ile bir minibüse dolup oturdular. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Oysa daha 2 hafta önce bir arada herkes bir şeyler anlatır gülerdiler. Bazen de minibüsçüleri anlatan “Çiçek Abbas” filminden replikler söylerlerdi. Tek şoför olarak çalıştı. Akşam az dahi olsa kalabalık erken çekildiği için o da erken bırakmıştı. Uyanmıştı. Oturma odasına geçti. Babası ve Adem işe gitmişti. Annesi ve Nisangül ile beraber kahvaltı ediyorlardı. Anne: — Oğlum, bugün Pazar. İyice dinlen, çok yoruluyorsun. Nasılsa şoför çalışıyor. Hasan: — Tamam anne. Hayırdır Nisangül, sen niye neşelisin? Benimle köprüden atlamaya mı karar verdin! Nisangül: — Köprüden erteleyelim. Hasan, annesine ve bacısına şüpheli bir bakış attı. İkisi de neşeliydi. Hasan: — Çatlatmayın adamı, söyleyin işte. Anne: — Oğlum, amca oluyorsun. Fatmanur hamile. Nisangül: — Ailemizin ilk torunu ve yeğeni geliyor. Hasan: — Vay be! Demek amca oluyorum. Çok şükür, hasret sona eriyor. Bu duyguyu ilk defa tadacak olan aile çok heyecanlı idiler. Herkesin yüzü gülüyordu. Tarif edilemez bir duygu idi. Ailecek şükrettiler. Üç kardeş kahvede oturup çaylarını yudumluyorlardı. Adem: — Hasan abi, bizim McDonald’s’ta da işler düzeldi. Minibüste nasıl? Hasan: — Bizde de düzeldi. Abi, Mekap’ta işler nasıl? Erbay abi: — İyi, ayakkabıları ihraç etmeye başladık. Hasan: — Babamın işleri iyi gitmiyor. Taksiciliği yapamıyor. Taksiyi öğleden sonra çalışacak şoför bulamıyor. Sabah gidiyor çalışıyor, öğlen gelip yatıyor; akşam yine çalışıyor. Adem: — Anlamıyorum! Öbür taksilerde şoför sıkıntısı yok da bir bizim takside mi var! Abim: — Var da babama göre yok. Şoförleri sıkıştırıyormuş, “Fazla km yapıyorsunuz,” diye. Taksiciler de birbirlerine söylüyorlar, “Bu böyle yapıyor,” diye. Adem: — Şoför km yapacak ki para kazansın! Ne yapmaya çalışıyor bu adam? Hasan: — Babama, “Neden böyle yapıyorsun, böyle para mı kazanılır?” diye sorduğumda, "Taksinin yevmiyesi ile benim yevmiyem çıksın yeter," diyor. Kafayı tırlatacağım! Biz yanlış mı yaptık babamın altına taksiyi çekmekle! Erbay: — Hurda bir araba alıp taksiye taktı. Araba masraf çıkardıkça şoförlere suç bulmaya başladı. Ha bir de minibüsün kiralık sözleşmesi bitiyor. Hasan: — Adem ile ben devralsak, biz çalıştırsak olmaz mı! Adem: — Valla olur. Ben de McDonald’s’ta müdürüm ama çok az para veriyorlar. O parayla hayat kurulmaz. Hasan abimle kardeş kardeş çalışırız. Erbay abi: — İyi olurdu da minibüsün sahibi akrabasına verecekmiş arabayı. Adem: — Tüh, olmadı bu. Hasan: — Bizim hayatımız hep böyle engelleniyor. Adem: — Ha, bu arada baba kamyoneti satmış. Erbay Abi: — Bana bir şey demedi. Hasan: — Epeydir kamyonet orada yatırdı. Araba hurdaya döndü. Bizim dediğimizi dinlemeyip on liralık arabayı üç liraya sattığı için bize söylemeye çekinmiştir. Üç kardeş, gelen çayları yudumlayıp biraz daha sohbet ettikten sonra kafaları karışık evlerine geçtiler

İlgili Yazılar

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

Yorumlar (0)

Yorum Yaz