Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
KURULUŞ
Türkiye televizyon başındaydı. Başbakan Bülent Ecevit, sağında Devlet Bahçeli, solunda Mesut Yılmaz açıklama yapıyordu.
Bülent Ecevit:
— Bugün çok üzücü bir olay yaşandı. Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı’nın açılışında, gündeme geçmeden önce kamu görevlilerinin önünde Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer söz alarak son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerinde yeri olmayan, eşi görülmedik bir davranışta bulundu. Ya kendisine aynı üslupta yanıt verecektim ya da toplantıyı terk etmeyi tercih edecektim; terk ettim. Orada değerli bakan arkadaşlarıma da aynı davranışta bulundular, toplantıyı terk ettiler. Ciddi bir krizdir bu...
Herkes şapşal gibi birbirine bakıyor, olanları anlamaya çalışıyordu. Ne oluyor, bitiyor diye... Tarihte görülmemiş bir şeydi bu. Sadece Türkiye değil, bütün dünya şaşırmıştı. Bundan sonra ne olacağını kimse bilmiyordu.
Dünya karmakarışıktı. İsrail yine azmış, Filistin’de katliam yapıyordu. Amerika, Irak’a tekrar girmek üzere idi. Rusya, Çeçenistan’a saldırıyor, Afganistan’da Taliban yönetimi ele geçirmişti. Dünya Ticaret Merkezi’ne 11 Eylül saldırısı gerçekleşmişti. Bu saldırıyı El Kaide’nin yaptığı söylenmişti. Amerika ve İngiltere ordusu Afganistan’a saldırmaya başlamıştı.
Türkiye’de ise Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan suikastla öldürülüyor, depremden sonra yeni toplanmaya başlayan ülke ekonomisi Bülent Ecevit’in açıklamaları sonrasında Türkiye’nin karşılaştığı en büyük ekonomik krizle boğuşuyordu. Bir gecede 16 özel banka hortumlanmıştı. Bankaların patronları bankalardaki paraları yurt dışına kaçırmışlardı. Piyasada dal kımıldamıyordu. İş yerleri kapanıyor, işsizlik oranı yükseliyordu. Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş, ekonomiyi düzeltmek için Amerika’dan gelip Maliye Bakanı olmuştu. Fazilet Partisi kapatılmıştı. Yahudi iş adamı Üzeyir Garih öldürülmüştü.
Ordudaki subaylar, emniyetteki polisler ve diğer kamu kurumundaki memurlar “İrticai faaliyet” gerekçe gösterilerek ihraç ediliyor, üniversitelerde başörtülü ve sakallı öğrencileri okuldan atıyorlardı. İşin garip olanı ise oğlunun yemin törenine veya çocuklarının orduevindeki düğününe alınmayan anne babaların haliydi.
Başbakan Bülent Ecevit, Başbakanlık binasından çıkarken iş yeri kapanmış bir vatandaş Başbakan’a doğru yazar kasa atmıştı. Bu krizden çıkabilmek için IMF ve Dünya Bankası’ndan çok büyük miktarda borç alınmıştı. Yani Türkiye’nin geleceği ipotek altına alınmıştı. Sahipleri tarafından kasaları hortumlanarak boşaltılan bankaların yönetim kurullarında, 28 Şubat’ın baş aktörleri olan paşaların da bulunduğu ortaya çıkmıştı.
Dünya ve ülke alev alev yanarken, Hasan da yanıyordu. Gençlik çağındaydı, hayat kuracaktı. Takside çalışıyordu fakat ekonomik kriz taksiye de vurmuştu. Yolcu sayısı yarı yarıya düşmüştü. Bir de “korsan taksi” olayı çıkmıştı; yani ticari olmayan hususi araç sahiplerinin, araçları ile ticari taksi yolcu ücretlerinin yarısına yolcu taşımacılığı yaptığı sistemdi. Devlet buna müdahale etmiyordu.
Tam olayların olduğu sırada milletin beklediği haber gelmişti. Eski Refah Partililerden, şiir okuduğu için hapse atılan eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; yine Refah milletvekilleri Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’in kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) kurulmuştu. AK Parti’nin kadrolarında, diğer partilerden önde gelen isimler de bulunuyordu. AK Parti’nin kuruluş ilanını milletçe televizyon ekranından izliyorlardı.
Hasan, AK Parti İlçe Başkanlığı binasındaydı. Binada iç tamirat yapılıyordu, tabela bile asılmamıştı. Arkadaşları ile bir odada yuvarlak masanın etrafında toplanmış konuşuyorlardı. Arkadaşları; Murat Akhan, Mehmet Ali Bayrak, Ertaç Kalkan gibi çocukluk arkadaşları idi. Büyük bir heyecan içindeydiler. Bu büyük olayın neferleri olmuştular. Ülkenin geleceği için ter dökeceklerdi; samimiydiler. İçlerinde sadece Hasan’ın Milli Gençlik Vakfı’ndaki çalışmalarından dolayı siyasi tecrübesi vardı. Hepsi samimi ve heyecanlı idi. Böyle günler gelip geçiyordu. İlçe başkanlığından sonra mahalle temsilcilikleri kurulmaya başlamıştı; gündem buydu, konuşmalar bunun üzerineydi.
Hasan taksiye sabahları çıkmaya başlamıştı; babası öğleden sonra çıkıyordu. Taksiyi saat üçte getirmesi gerekirken, babası yorulmasın diye beş veya altı gibi getiriyor, eve geçip yemek yiyor, sonra da kahveye geçiyordu. Kahve de değişmişti. Şen Kardeşler Kahvesi kapanmış, köylüsü Akif Taşdemir iki katlı, temiz bir yer açmıştı. Üç kardeş oradaydılar; çay içip sohbet ediyorlardı.
Erbay abi:
— Bana AK Parti’den Şirinevler Mahalle Başkanlığı’nı teklif ettiler. Ben de kabul ettim.
Adem:
— Hayırlı olsun! Ailede her zaman lider olmuştun, şimdi sıra mahallenin lideri olmada. Vay be.
Hasan:
— Hayırlı olsun, sen bu işin kralını yaparsın. Geçmişte müdürlük de yaptın, yönetim konusunda tecrübelisin. Peki, yönetimine kimleri aldın?
Erbay abi:
— Bizgili köyünden Ayhan Kalkan, Örenşar köyünden Köksal Atılgan ve Köseli Tekin Şen, Murat Akhan ve Erzurumlu Mümin.
Hasan:
— Peki, Ertaç ile Mehmet Ali?
Erbay abi:
— Onlar ilçe gençlik kollarındalar.
Adem:
— Ya Hasan abim?
Erbay abi:
— İki kardeşin aynı yerde olması uygun olmaz. Partide sakatlar komisyonu kurulacak, onu da oraya yazarız.
Hasan:
— Tamam abi, sen nasıl istersen.
Adem:
— Hasan abi, geçen gün işteydim. Geldim ki evde yoksunuz. Annem yine rahatsızlanmış, Vakıf Gureba Hastanesi’ne götürmüşsün. Sabah kalkıp işe gittim. Tam olarak ne oldu?
Hasan:
— Biliyorsun, annem hep rahatsızdır. Rahatsızlığı ayaklarına vururdu, ben de ayaklarına masaj yapardım, uyurdu. Dün uyuyamadı, rahatsızlığı arttı. Senin SSK sigortandan faydalandığı için ben de aldım, İstanbul Avrupa Yakası’nda SSK’lı hastalara bakan iki hastaneden biri olan Vakıf Gureba Hastanesi’ne götürdüm. Acile girdim, aman Allah’ım! Ne göreyim; acilde kuyruk var mı var. Ben de acile ilk defa gidiyorum. Acilde tek doktor var, hastaların oturması için hiçbir yer yok. Ayakta insanlar inliyor. Annemi arabada beklettim, ben sıraya girdim. Sıra geldi, doktorun yanına girdik. Doktor muayene etti; hiçbir tahlil veya röntgen çekmeden bir tane ilaç yazdı. “Hastanenin randevu telefonundan randevu alıp gündüz polikliniğine gidin, orada bakılması lazım. Burada bir şey yapamayız,” dedi. Ben de hastaneden çıkıp nöbetçi eczane bulup ilacı aldım, eve geldim. İşin en ilginç tarafı ise, ilacın içeriğine baktım; ilaç ağrı kesiciymiş.
Adem:
— Bu nasıl bir iş? SSK’lılara sadece iki hastane bakıyor; Çapa, Cerrahpaşa, Haseki veya devlet hastaneleri neden bakmıyor? Oysaki bu hastaneler devlet memurlarını, açıkları veya parası olanlara bakıyorlar; parası olmayanların canı çıksın. Bu işçiyi küçük görmek değil mi!
Erbay abi:
— Biz AK Parti olarak tam da bu kafayı yıkacağız.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz