Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
KÖSE
Hasan, Ağa’nın yerinde Sadettin ile oturmuş, abisinin taksiyi getirmesini bekliyor, bir yandan da çaylarını yudumluyorlardı.
Hasan:
— Derya nasıl? Hastaneden ne zaman çıkartıyorsunuz?
Sadettin:
— Valla Hasan, Derya günden güne iyiye gidiyor. Biraz daha yatması lazımmış. Doktor öyle dedi.
Hasan:
— Yine söylüyorum. Paraya ihtiyacın var mı?
Sadettin:
— Paraya ihtiyacım yok da belediyeden işten çıkarmışlar.
Hasan:
— Nee! Sigortan bitti yani.
Sadettin:
— Evet.
Hasan:
— Bu nasıl bir düzen! Bari hastane işlerin bitene kadar müsaade etseydiler.
Sadettin:
— Ben sana demiştim, sen bizim oraları bilmiyorsun.
Hasan:
— Bilmesem daha iyi. Nasıl bir iş, nasıl bir düzen bu! Bunu birbirlerine yapanlar, bir yerde akraba, bir yerde arkadaş. Yani...
Sadettin:
— Öyle ama yapacak bir şey yok.
Hasan:
— Vay anasına! Sayın seyirciler, şu işe bak. O kazanır öbürlerini işten atar, öbürü kazanır bunları işten atar. Çalışanlar da işten atılmamak için kendi tarafının lehine, karşı tarafın aleyhine habire çalışır. Seçim kazanmak için iş vaadinde bulunulanlar iş bekler, kazanana baskı yapar, "Onu işten at, beni al," diye. Bu da düşmanlık tohumları eker, millet de birbirini yer. Oh be, ne güzel dünya!
Hasan, Sadettin’in canı daha fazla sıkılmasın diye uzatmadı, çaylarını yudumladılar. Abisi taksiyi getirmiş ve öbür masaya geçmişlerdi.
Erbay:
— Hasan, haftaya Bahçelievler Belediyesi’nde işe başlıyorum.
Hasan:
— Oh be, sonunda hayırlı olsun.
Erbay:
— Sağ ol Hasan, bundan sonra senin için uğraşacağım.
Hasan:
— Eyvallah abi, sen zaten her zaman arkamda idin. Ha bir de resmiyette bizim için kullanılan "sakat" ibaresini kaldırdılar, yerine "özürlü" ibaresi getirdiler.
Erbay:
— Çok güzel olmuş. Sakat neydi öyle! Kırıcı ve aşağılayıcı bir tabirdi, özürlü daha iyi bir tabir. Biz boşuna AK Parti’nin peşine gitmiyoruz.
Hasan:
— Abi, kaç kişi alınacak belediyeye?
Erbay:
— 5 kişi; ben, Ertaç, Özürlü Komisyonu Başkanı ve iki kişi de teşkilattan arkadaş.
Hasan:
— Abi desene, sen bana "Özürlü komisyonuna gir, başkan ol," dediğinde gitseydim belki de işe ben girecektim.
Erbay:
— Öyle ama! Bir aileden iki kişiyi almazdılar.
Hasan:
— Ben senden yana kullanırdım. Çünkü senin iki tane çocuğun var.
Erbay:
— Böyle yapacağını biliyorum.
Hasan gülerek:
— Ne yani olmaz mıydı! Eskisi gibi; kendi başkan, damat yazı işleri müdürü, oğlu destek bölümü müdürü, kardeşi belediyeden ihale alan şirketin müdürü... O, şu, bu, o!
Gülüştüler. Hasan, “Hadi bana eyvallah,” deyip taksiyi alıp yollara düştü. Bir yandan taksiyi sürüyor, bir yandan da Sadettin’e üzülmüş, canı sıkılmıştı.
Köse, Gümüşhane’nin küçük bir ilçesi idi. Burada hayvancılık ve tarım vardı, buranın kuru fasulyesi meşhurdu. Köseliler kamyonculuk, minibüsçülük, taksicilik yaparlardı. Köse siyasi olarak iki kısma ayrılmıştı: Aşağı Mahalle ve Yukarı Mahalle diye! Aşağı Mahalle Aygünler sülalesi yani Ağagil, Taşdemirler sülalesi yani Mollagil; yukarısı ise Kesler sülalesi yani Kelaligil... Ve de bunları destekleyen diğer sülalelerden oluşan, kış nüfusu 2 bin, yaz nüfusu 10 bin olan küçük bir ilçe idi.
Köse’nin belli başlı sorunları; siyasetin verdiği ikilik, kışlarının soğuk olması, "Söz senettir," deyip büyükler tarafından resmiyette bölünmeyip sözle bölünen arsalar, evler ve tarım arazileri ve işsizlik nedeniyle göç vermesi idi. Köseli memurlar dahi Köse’de görev yapmak istemiyorlardı. Bir şekilde tayin işlerini ayarlayıp İstanbul’a taşınıyorlardı.
Köse’de seçimler çok şiddetli geçerdi, iki taraf da kazanmak için ellerinden geleni yaparlardı. Oylar satın alınır, iş ve encümenlik vadedilirdi. Oy almak için anlaştıkları ailelerin evlerinin önünde seçime kadar nöbet tutulurdu. Evlerin üzerine okunmuş topraklar serpilirdi. Arkadaş olanlar oy verecekleri yer farklı ise beraber gezemezlerdi. Seçime yakın İstanbul’da oturan Köseliler ikna edilip adreslerini Köse’ye aldırıp sonra da seçim zamanı otobüslerle Köse’ye taşırlardı. Aynı mevzular köy ve mahalle muhtarlık seçimlerinde de yaşanır, kendi taraflarına oy vermeyenlerle kavgaya tutuşurlardı.
Seçim sonucunda kazananlar sevinç naraları atar, kaybedenler ise ağıtlar yakardı. Bir de insanlar kavgaya tutuşurlardı. Birbirlerine küser, “Ne ölüme ne ölüsüne,” deyip akrabalık bağlarını koparırlardı. Köse’de hiç kimse hizmete oy vermezdi, veremezdi. Çünkü kesin akrabalarından birisi ya encümen adayı ve muhtar adayı veya iş vadedilmiş kişi olurdu. Mecbur onların peşinden gitmek zorunda kalırdı. Esnaf bile taraf tutar, ona göre insanlara mal satarlardı. Seçimi kaybeden tarafın belediyede çalışanları, seçimi kazanan belediye başkanı tarafından işten atılır ve kendi taraftarları işe alınırdı. Bu da göçe sebep olur, kamyona eşyayı dolduran soluğu İstanbul’da alırdı.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz