Edebiyat

ENGELLENEN HAYAT

İKİ OĞUL Ailecek Erbay’ın evindeydiler. Kundakta bir bebek: Sefa Basrihan Güner. Minicik elleri, minicik ağzı... Herkes içinde bir sevinç vardı. Bu arada bütün gözler çaktırmadan Tunahan’ı izliyordu. Tunahan kıskanç gözlerle Basrihan’a bakıyordu. "Bu da nereden geldi?" diyordu herhalde! Herkes Tunahan’a yöneldi: “Vay benim canım, vay benim aslanım, bizim ilk yakışıklımız!” Nisangül hamile idi, onu bekliyorlardı; aile büyüyordu. Baba: — Erbay, sizin ilçe başkanlığı seçimleri ne oldu? Erbay: — Ne olacak, biz kazanamadık. Hasan: — Yani, senin ilçe başkan yardımcılığın olmadı. Erbay: — Evet olmadı. Mahalle başkanlığına devam. Adem: — Önümüzde belediye seçimleri var, artık orada bir yere gelirsin! Erbay: — Hele seçimler gelsin bakalım. Anne: — Erbay oğlum, Hasan’a bir iş bulmaya bak. Nisangül: — Hasan abi, geçen de sen Bursa’ya memurluk sınavı için gitmiştin, ne oldu o iş? Hasan: — Adamlar ne sınav sonucunu açıkladı ne de kazananları açıkladı! Adem: — Nasıl düzelecek bu işler! Erbay: — Aradım sordum ama cevap yok. Anne: — Hasan’a kız bakmaya başlayalım artık, ne dersin oğlum? Hasan: — Anne elde yok avuçta yok. Hem araba çok masraf çıkarıyor. Önce onu değiştirmemiz lazım. Erbay: — Baba, Hasan doğru söylüyor. Taksiyi yenileyelim. Baba: — Tamam, araba bakayım ben. Hasan: — Aynı hatayı yapma, sıfır bir araba al, eskiyi bırak! Baba: — Sıfır kaç para, senin haberin var mı? Hasan: — Şimdiye kadar bu arabaya yaptığın masrafla şimdiye kadar yeni arabanın borcunu ödemiştik. Nisangül: — Baba, Hasan abim doğru söylüyor. Hasan: — Baba, benim sana verdiğim parayı başkasına neden söylüyorsun? Gülali Belen bana dedi ki: “Senin babana verdiğin parayı benim oğlan Yasin bana verse, ben bir tane daha taksi alırım.” Geçenlerde Salih Amca dedi ki: “Babana söyle, senin verdiğin parayı baban herkese söylüyor. Babana söyle söylemesin.” Millet kendi oğlundan da o paraları istiyor. Baba bu konuşmalardan darlanmış olmalı ki “Ben taksiye çıkıyorum,” deyip çıkmıştı. Gerisinde derin bir düşünce bırakmıştı. Evde oluşan kasvetli hava üzerine Adem ile Hasan çıkmış, kahveye geçmişlerdi. Beş amcaoğlu Ağa’nın yerinde oturmuş, bir yandan çaylarını çip bir yandan da ailevi meselelerini konuşuyorlardı. Hasan: — Dedemin en torpilli torunu, naber? Kahkahalar... Erkan: — O benim dedem, kıskandınız mı! Yusuf: — Tabii senin deden olur; bütün gagalar, bütün paralar sana, bize bir şey yok. Adem: — Ulan dedemin cenazesi bizim evden çıktı, ondan kalan antika ne varsa sen el koymuştun. Gökhan: — Ah dedem, tam eski adamlardandı. Allah rahmet eylesin. Hep bir ağızdan “Amin”. Hasan: — Bir keresinde Köse’ye gidiyorum, babama sordum ki: “Dedeme ne alayım?” Babam dedi ki: “1 karton Samsun sigara al.” Aldım, dedeme bir karton Samsun sigara aldım. Sonra dedeme sordum ki: “Neneme ne alayım?” O da “Lahmacunla kola al,” dedi. Ona da onları almıştım. Ne güzel insanlardı, Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun. “Amin”ler ile beraber eskilere gittiler, bir hüzün kapladı ortamı. Erkan Hasan’a döndü. Erkan: — Amcaoğlu, senden Allah razı olsun. Yusuf’la beni büyük yanlıştan döndürdün. Yusuf: — He ya, ne yanlış adamların peşinden gitmişiz! Adem: — Ne oldu ki! Hasan: — Ara sıra Yusuf ve Erkan ile sohbet ederken; şunu yapma kâfir olursun, bunu etme dinden çıkarsın diye laflar söylüyorlardı. Ben de onların Üçevler’de sohbete gittiği yere bunlarla beraber ben de gittim. Araba parçası satan dükkânın içinde arka tarafta kalan bir bölmede küçük bir mescit gibi bir yerden içeri girip kara sarıklı, cübbeli hocayı görünce; hemen Mahmut Efendi Hazretleri’ne bağlı olduğunu iddia edip, hiç alakası olmayan gruptan olduğunu anladım. Hoca sohbet adında bir şeyler geveledi durdu. Sonra ona bazı sorular sordum. Bir gün sonra bunları Murat Hoca’ya götürdüm. Aynı soruları Murat Hoca’ya sordum, o da ayetlerle hadislerle cevaplar verdi. Ve doğru ortaya çıktı. Bu tipler bayağı çoğaldı bu aralar. Milletin imanı ile oynuyorlar. Onlara göre herkes kâfir, münafık; bir tek onlar doğru. Bir insana kâfir, dinsiz denir mi? Böyle mi İslam’a hizmet edecekler? Gökhan: — Bana sarıklı cübbeli hoca demeyin, hayatımı onlar kaydırdı. Ah bir kamet okuduk, başıma gelmeyen kalmadı. Kahkahalar aldı gitti. Adem: — Şu kamet işini bir daha anlatsana! Gökhan: — Erbay abinin kız istemesindeydik. Evde vakit namazı için Erbay abinin kaynatası imam olmuştu, ben de kamet getirmiştim. Ondan sonra “Kameti çok güzel okuyorsun,” dedi. Babamla konuşup beni Kirazlı’da medreseye vermişlerdi. 6 ay kadar orada kalmıştım, sonra da çocukları falakaya yatırıp döven hocayla kavga edip kaçmıştım. Yusuf: — Onun yüzünden liseye de gidememiştin! Hasan: — Senin Güldane Ezenin torunu Hilal işin ne oldu? Erkan: — Haftaya Köse’ye kız istemeye gideceğiz. Hep bir ağızdan “Hayırlı olsun,” dediler ve yine son dakika haberi... Bütün millet televizyona doğru döndü: — Hükümet tarafından Meclis’e sunulan 1 Mart Irak Teskeresi, CHP Milletvekilleri ve AK Partili bazı milletvekillerinin oyları ile ret edildi! Kahvedeki insanları bir uğultu almıştı. Herkes konuyu konuşuyordu. Adem: — Eee ne olacak şimdi? Erkan: — İyi oldu. Amerika, Irak’a girmek için hem bizim toprakları kullanacak hem de bizim askerleri kullanacaktı. Müslüman Müslüman’ı vuracaktı. Hasan: — Evet geçmemesi iyi oldu da bunlar yarın öbür gün Kuzey Irak’ta PKK’yı destekleyip Kürdistan’ı kurdurmaya kalkarlarsa! Yani iki ucu pis değnek. Merter’de takside tekstilci olduğu belli olan yolcu: — Kaptan, bu Recep Tayyip bizim başımıza bakalım daha ne işler açacak! Hasan: — Abi teskereden mi bahsediyorsun? Yolcu: — Evet, hem evet deyip teskereyi Meclis’e getiriyorsun hem de arkadan film çevirip teskereyi geçirtmiyorsun. Amerika da bunu yer mi! Başımıza iş alacağız. Hasan: — Abi sizin tekstil işine balta vururlar mı? Yolcu: — Vururlar tabii, bizim sektör ihracat ve ithalat ile dönüyor. Dolayısıyla herkesi vurur. Akşam namazını Fetih Mescidi’nde kılıp karşı sokakta bulunan binanın alt katında, dükkândan çevrilmiş olan sohbet yaptıkları yere geçmişlerdi. Yanında Mehmet Ali, Hümmet ve Furkan vardı. Murat Hoca, Mahmut Efendi Hazretleri’nin sohbetler kitabında bir bölüm okuyordu. Artık Hasan Arapçayı da tam olmasa da okunanı anlayacak kadar öğrenmişti. Kitaptan okunan ayetlerin mealini içinden söylüyordu. Bu namazda aynı idi; hocanın okuduğu surelerin anlamını ve Kur’an okurken okuduğu ayetlerin ne dediğini anlamaya başlamıştı. Murat Hoca medreseden yeni çıkmış genç bir hoca idi! Medresede tek tip insanlarla birlikte olduğu, başka cemaatlere karşı sert bir hali vardı; tek doğru kendileri ve kendi söyledikleri olduğunu ima ederdi. Bu da biraz kibir alameti oluşturuyordu, bazen işi azarlama boyutuna kadar getiriyordu. Hasan ile öyle bir şey yaşamamıştı ama bu olaylar Hasan’ı da rahatsız ediyordu. Sohbete devam eden insanlar belli bir zaman sonra gelmemeye başlıyorlardı. Hasan bazen Murat Hoca’yı ve hanımını Pendik Kurtköy’de bulunan kaynatasının 10 dönüm arazi üzerine kurulmuş olan evine götürürken takside karşılaştığı değişik insanlardan, cemaatlerden anlatıyordu ki bu dünyada başka inanışlar da var, onların da kendilerine göre doğruları var; bunu anlasın diye alttan alttan çabalıyordu. Giden can bize düşman gidiyordu. Mesela Hz. Ömer’in sert yönünden bahsediyordu; oysaki Hasan Hz. Ebubekir’in zarifliğini, yumuşaklığını seviyordu. Ali İmran 159. ayet aklına geliyordu: “Allah'tan olan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer katı kalpli, kaba birisi olsaydın muhakkak etrafından dağılırlardı. Onları affet, kendileri için bağış dile ve işlerde onlarla görüş alışverişinde bulun. Bir şeye kesin karar verdiğin zaman da Allah'a güven. Allah (kendisine) güvenenleri sever.” O gün sohbete gelenlerden, Hasan’ın MGV’den arkadaşı Yunus Emre Koç da oradaydı. Sarıldılar. Sohbetten sonra kahveye geçtiler. Hasan: — Ee Yunus, nerelerdeydin? Kayboldun gittin! Yunus: — Valla Hasan ilahiyatı bitirdim. Mısır’a gittim, orada da okudum. Şimdi de öğretmen ataması bekliyorum. Hasan: — Annen ve baban nasıl? Yunus: — İyiler biliyorsun, babamla sorunlarım vardı! O hâlâ devam ediyor. Sen nasılsın? Hasan: — Valla nasıl olalım, öyle gidiyoruz. Şu anda taksicilik yapıyorum. Yunus: — Hasan hatırlıyor musun MGV’deki günlerimizi, ne güzel günlerdi! Özlüyorum o günleri. O günlerden kimse yok. Hasan: — O güzel günleri mahvettiler. Refah Partisi belediyeleri kazanınca bizi geri plana attılar ve bizim gibi sağlam insanları değil de nerede kiminin yeğeni, kiminin köylüsü varsa hep onları işe aldılar. Biz mücahit olarak kaldık, onlar oldu mütahit! Tabii böyle olunca da kimse kalmadı. Yunus: — Murat’tan memnun musun? Hasan: — Çok da memnun değilim ama elde olan bu. Yav hiç düşünmüyor... Ara sıra buraya sohbet etmek için Cübbeli Ahmet Hoca, Abdulmetin Balkanlı Hoca, Bayram Ali Öztürk Hoca ve Veli Efendi geliyor. Onlar geldiği zaman cami dolup taşıyor, bende ise gelen bir zaman sonra gidiyor! Niye acaba? Bir de ayağı kaydı diye yaftalıyor. Ama bu sıkıntılı zamanda bu işi bırakmayacağım. Sohbet ettiğimiz dükkân satılıyor. Orayı alıp Ümmet-i Muhammed’in faydalanacağı bir yer yapmaya çalışacağım, bunun için de milletten para topluyorum. Yunus: — Her zaman böyle sağlam duruşun vardı. Taksim’de yolcuyu bırakmış, Gezi Parkı’nın arka tarafında Divan Oteli’nin önünde Dolmabahçe’ye doğru ilerliyordu. Arka taraftan bir patlama sesi geldi. Öyle şiddetli patlama idi ki kıyamet kopuyor sandı. Çevredeki otellerin camları kırılmış, insanlar binalardan dışarı fırlamıştı. Gökyüzünü sarı bir toz bulutu kaplamış, arabalarından inip kaçan insanlar, sinir krizine giren insanlar... Tam bir felaket film sahnelerini anımsatan görüntüler vardı. Hasan taksinin yanına sindi ve ne olduğunu anlamak için sağa sola bakıyordu. Duman Dolapdere tarafından geliyordu, arada bir sinagog vardı, oradan alevler yükseliyordu. Hasan buraların kapatılacağını anladı, taksiye atladı ve bırakılıp kaçılan arabaların aralarından sıyrılarak yönünü Dolmabahçe’ye, oradan da Eminönü’ne döndürdü; kaçıyordu. Ters istikamete doğru da sirenleri açık polis, itfaiye ve ambulans arabaları gidiyordu. Eminönü’ne ulaşmıştı, oralarda ana baba günüydü; herkes evine ulaşmaya çalışıyordu. Sahil yoluna yöneldi ki Sirkeci’de taksinin kapısını bir kişi açıp bindi, telaşlı idi. Hasan: — Sakin ol. Yolcu: — Abi Ataköy’e gitmemiz lazım. Evden aradılar, hanım ve çocuklar tedirginlik içindeler, sen de gel dediler. Beni bekliyorlar, Tekirdağ’da annem babam var, oraya gidip bu olaylar bitene kadar orada kalacağız. Hasan: — Tamam; ben de Şirinevler’e kaçıyordum, annem aradı beni merak etmiş. Sahil yolundan ilerliyordu. Radyoyu açmış haberleri dinliyordu. Taksim Sinagogu’na intihar saldırısı düzenlenmiş, Sinagog’da Cumartesi ayinine katılan çok sayıda Yahudi vatandaş hayatını kaybetmişti. Devlet bütün yolları kapatmış, itfaiye yangın söndürme çalışmalarına devam ediyordu. İsrail’den ekipler yola çıkmıştı. Yolcu: — Abi ülkeyi rahat bırakmıyorlar. Hasan: — Bırakmazlar abi. Yedikule’yi geçmişlerdi; yollarda trafik vardı, millet kaçıyordu. Hasan “La havle” çekiyordu ki bir patlama daha! Neler oluyordu? Bu patlama daha... Bu sefer Merkezefendi tarafında oldu. Yedikule’ye yakın bir bölgede idi! Bu daha şiddetli bir patlama idi, deniz dalgalanmaya başlamış, yer titremişti. Zeytinburnu tarafından insanlar sahile doğru koşuyorlardı, araçlar ilerleyemiyordu. Bir anda ortalık kıyamet yerine dönmüştü. Her taraf ağlayan ve bağıran, koşan insanlarla dolmuştu. Hasan sesin geldiği tarafa yöneldi, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Merkezefendi Mezarlığı’nın arada bir sinagog vardı, gökyüzüne yayılan kızıl duman oradan geliyordu. Taksiye bindi, yolcu korkudan titriyordu, ikisinin de telefonu çalıyordu. Hasan baktı abisi. Erbay: — Hasan neredesin? Hasan: — Abi sahil yolundayım, Şirinevler’e gelmeye çalışıyorum. Bir de evdekilere söyle ben iyiyim, trafik var, geleceğim. Erbay: — Tamam Hasan. Kendine dikkat et! Hasan yolcuya dönüp baktı, yolcu titriyordu. Sakin olmasını, cep telefonunu açıp evdekiler panik yapmasın iyi olduğunu söylemesi gerektiğini söyledi. Yolcu Hasan’a baktı, kafayı salladı, nefesini topladı. Telefonu açtı. — Aşkım ben iyiyim. Merak etme biraz trafik var, geleceğim. Hasan o sırada radyoyu açmış son dakika haberlerini dinliyordu. — Merkezefendi Sinagogu’na bomba yüklü kamyonetle intihar saldırısı düzenlenmiş. Sinagog’da Cumartesi ayinine katılan çok sayıda Yahudi vatandaş hayatını kaybetmiş, çevrede geniş güvenlik önlemleri alınmış, itfaiye patlama sonrası çıkan yangını söndürmeye çalışıyordu. Ataköy’e yaklaşmışlardı. “La havle” çeken Hasan’a yolcu da eşlik etmeye başlamıştı. Yolcu: — Abi çok dirayetli adamsın, senin sayende ben de panik yapmadım. Hasan: — “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır,” dedi. Hasan yolcuyu bıraktıktan sonra eve geçti. Annesinin sorularına onu korkutmamak için Bağcılar’daydım dedi. Birkaç gün taksiyi çalıştırmadılar. Millet korkuyordu, her an her yerde bir bomba daha patlayabilirdi. İstanbul’dan depremde olduğu gibi kaçış göçü başlamıştı. Kahvede tek başına oturmuş haberlere bakıyordu. Haberlerde Amerika kanlı bir savaştan sonra Irak’ın başkenti Bağdat’ı ele geçirmiş, Saddam Hüseyin’in heykelini yıkıyorlardı. “Bunlar gün gelecek Saddam’ı arayacaklar,” dedi. Telefon çalıyor, açtı. Hasan: — Efendim anne? Anne: — Nisangül’ü hastaneye götürmüşler; torun geliyor. Gel beni al da hastaneye gidelim. Hasan: — Tamam anne, hazırlan geliyorum. Hemen yerinden kalkıp annesini de alıp hastaneye gittiler, hastanede Nisangül’ün yattığı odaya girdiler. Nisangül’e sarıldılar. Birazdan hemşire kucağındaki bebeği getirip Nisangül’ün kucağına verdi. Herkes pürdikkat bebeğe bakıyordu, bu biraz kara bir bebekti, minicikti. Hasan dayanamayıp ağlamaya başladı, gözyaşlarını saklamaya çalıştı, bozuntuya vermeyip doğruldu. Bir Nisangül’ü öptü bir de minik Talha’yı.

İlgili Yazılar

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

ENGELLENEN HAYAT

02 Mar 2026

Yorumlar (0)

Yorum Yaz