Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
FİTNE
Ağa’nın kahvesindeydiler, herkes televizyona bakıyordu. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, mart ayında yapılacak yerel seçimler için belediye başkan adaylarını açıklıyordu: “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan adayımız, Kadir Topbaş. Bahçelievler Belediyesi Başkan adayımız, Osman Develioğlu.”
Kahvede bulunanların çoğu İstanbul ve Bahçelievler Belediye Başkan adaylarını bırakmış, Köse Belediye Başkan adaylarını konuşuyordu. Köse’yi ikiye bölen tabirle, aşağısı mı kazanır yoksa yukarısı mı kazanır!
Bundan canı sıkılan AK Parti Şirinevler Mahallesi Teşkilatı mensupları; Erbay, Hasan, Ertaç, Tekin, Yusuf, Mehmet Ali, Murat, Ayhan, Köksal, kahvenin üst katına çıkıp adayları değerlendirmeye başladılar.
Erbay:
— Kadir Topbaş; geçen dönem Refah Partisi Beyoğlu Belediye Başkanı ve de Saray Muhallebilerinin sahibi. Osman Develioğlu ise Tayyip Erdoğan’ın arkadaşı, yani Bahçelievler Teşkilatının isteği değil de direkt yukarıdan gelen bir aday.
Bu konuşmalar devam ederken, Hasan’ın aklı başka bir yerdeydi. Nişanlısı Fadik, birkaç gündür telefonlara çıkmıyordu. Zaten babası yüzünden sadece telefonda konuşuyorlardı. Biraz daha bekleyip onu görmeye gitmeyi düşünüyordu. İçine bir darlık çöktü, boğulacak gibi oluyordu.
Hasan dışarıya çıkmış, bir sandalyeye oturmuş ve ocak ayının verdiği soğuğa aldırmadan sigarasını yakmış derin derin çekerken, “Vay çatlağım, vay kırığım!” diyerek aksak adımlarla kendine doğru gelen Engin’i gördü.
Hasan:
— Hoş geldin Engin.
Engin:
— Hoş bulduk da! Bu soğukta niye oturuyorsun? Gel içeri geçelim.
Hasan:
— İçeride çok gürültü var, herkes “Köse Belediyesi’ni kim kazanır?” diye konuşuyor. Üst kata çıkalım, orada bizimkiler var.
Engin:
— Bu Köseliler kafayı yemiş. İstanbul ve Bahçelievler belediye seçimlerini kazandığımız zaman belediyelerde işe gireceklerini düşünmüyorlar mı?
Hasan:
— Bunu sen anlıyorsun da onlar anlamıyor. Küçük kafa, küçük dünya.
Üst kata çıkmış, bir köşeye çekilmişlerdi. Az ileride seçimleri konuşan mahalle teşkilatındaki arkadaşlarına bakıyorlardı. Çaylar geldi. Sıcak çaylarını yudumlamaya başladılar. Hasan cebinden sigara paketini çıkarıp içinden 1 sigara çıkarıp yaktı ve paketi Engin’in önüne bıraktı.
Engin:
— Yooo, bundan sonra paket alma sırası bende, sana paket alacağım.
Hasan:
— Ne oldu! Yine kırdın mı kafayı?
Kahkahalar...
Engin:
— Bakırköy İncirli’de bir özel okula sakat kontenjanından işe başlıyorum.
Hasan:
— Vay kırığım benim, gel bir sarılayım sana.
Ayağa kalkıp sarıldılar. Yan masada bulunanlar dönmüş onlara bakıp gülüyorlardı.
Engin:
— Siz anlamazsınız, kırığı en iyi kırık anlar.
Ortalık kahkahalar ile yankılanıyordu. Aşağıda bulunanlar yukarıda neler oluyor diye yukarı bakıyorlardı. Ağa, “Az bir rahat durun, çay için,” diye haykırıyordu. Bir daha kahkaha.
Taksim Cihangir’de, boğaz manzaralı Cihangir Camii’nin Boğaz’a bakan tarafındaki taş duvarın üstüne oturmuş Boğaz’a bakıyordu. Buradan Üsküdar tarafı görülüyordu. Bir de aşağıda liman vardı; buraya lüks ve çok katlı cruise gemileri yanaşırdı. Yüzen bir otel gibiydiler, en üst katlarında havuz bile vardı.
Buraya denk geldiği zaman namazını burada kıldığı için arkadaş olduğu imamın “Selamünaleyküm” sesiyle kendine geldi.
Hasan:
— Aleykümselam hocam.
Hoca:
— Ne yapıyorsun burada, yolcular seni bekliyor.
Hasan gülümsedi:
— Evet doğru söylüyorsun da! Bazen çok yoruluyorum. Kendimi böyle dinlendiriyorum.
Hoca:
— Yıllardır burada imamlık yapıyorum, senden başka bir taksicinin böyle gelip taksiyi çekip de namazını kıldığını görmedim.
Hasan:
— Hocam, önüne taksiyi rahat çekebileceğim camilerden bir tanesi. Böyle belirlediğim camiler var. Bu da onlardan bir tanesi.
Hoca:
— Hasan, ne oldu, bir derdin var sanki!
Hasan:
— Dertsiz insan mı var hocam?
Hoca:
— Elbette herkeste dert var. Hadi anlat, ben de bu imam-cemaat muhabbetinden sıkılıyorum. Belki seninle ben de açılırım. Tabii taksiyi bekletmeyeceksek.
Hasan:
— Hocam önemli değil, zaten bugünkü parayı çıkarmıştım.
Hoca:
— Sen de bana hoca deme, senin de benden aşağı kalır bir tarafın yok! Hadi anlat.
Hasan:
— Tamam Niyazi. Nişanlım nişanı bozmak istiyor. Ve evdekilerin haberi yok.
Niyazi:
— Anladım. Senin bu sakatlığından dolayı değil mi?
Hasan:
— Öyle demedi ama ben ondan olduğunu biliyorum.
Niyazi:
— Önce kabul edip nişanlandıysa, şimdi bozmak istiyorsa aranıza fitneciler girmiştir, kızın kafasını bulandırmışlardır.
Hasan:
— De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.
İnsanların melikine,
İnsanların ilahına;
İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin şerrinden.
O ki insanların göğüslerine (kötü düşünce, şüphe) vesvese verir.
Gerek cin, gerekse insanlardan (olan vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım.)
Hasan Nas Suresi’nin Türkçe açıklamasını okudu ve öylece durdu.
Niyazi:
— Hasan sen vazgeçme, git onunla konuş.
Hasan:
— Tamam.
Hasan eve gelmiş, bir köşeye çekilmiş dersini çekiyordu. Yine içi geçti. Yine beyaz damatlık giyindiğini gördü. Arkasında siyah bir damatlık giyinmiş Adem vardı.
Kendine geldi ve annesinin yanına geçti. Annesi yatsı namazını kılmış, ellerini açmış dua ediyordu. Hasan biliyordu, Hasan için dualar ediyordu. Biraz bekledi. Annesi duasını bitirmiş, namazlığını toplamış ve Hasan’ın karşısına oturdu, oğlunun gözlerinin içine bakıp:
— Oğlum, Fadime ile aranda bir şey mi oldu? Bu günlerde bir garipsin.
Hasan:
— Tabii ya! Sen bizim yüzümüze baktın mı anlarsın her şeyi.
Anne:
— Anlarım tabii, siz benim canlarımsınız. Sizi ben ne sıkıntılarla büyüttüm. Hadi oğlum söyle, nişanlın ile aranda bir şey mi geçti?
Hasan:
— Anne, Fadik nişanı bozmak istiyor.
Epey derin bir sessizlik oldu. Anne yerinden kalkıp onun büyükçe bir Kur’an’ı vardı, onu aldı. Böyle sıkıntılı zamanlarda yaptığı gibi bir kenara çekilip sesli bir şekilde okumaya başladı.
Hasan ve evdekiler bekleyişte idiler, ne yapmaları gerekiyordu bilmiyorlardı. Anne, Ayten Teyze ile konuşmuştu; o da “Ben bir bakayım,” demişti.
Hasan her zamanki gibi taksiye çıkıyor, çalışıyordu. Kafasını dağıtmak için seçim çalışmalarına katılıyor, afiş ve bayrak asma işine gidiyordu. Konuyu mahalle teşkilatından sadece abisi biliyordu. Murat Hoca’ya olan kızgınlığından dolayı sohbetlere ara sıra gidiyordu. Hasan Allah tarafından sarsılıp sarsılmayacağı konusunda denendiğini düşünüyordu. Ağzının içinde şu mısraları mırıldanıyordu:
Bu yol uzaktır
Menzili çoktur
Geçidi yoktur
Derin sular var
Abisinin arabasını almış Sultanbeyli yolunda idi. Fadik haber göndermişti; pişman olmuş ve görüşmek istiyordu. Neden nişanı bozmak istemiş, neden pişman olmuş öğrenecekti, ona göre karar verecekti. Bu ikinci yanlışı idi, ilkini affetmişti fakat bu böyle gitmeyecekti. Hep nişanlı görmeyi kabul etmeyen babası yüzünden idi, sadece telefonla konuşabiliyordu; bu böyle gitmemeliydi. Nişanlısının evine gitmemeliydi, Ayten Teyze’de buluşmalıydılar. Fadik o evin havasından çıkmalıydı. Kafasını dağıtmak için radyoyu açtı. Ferdi Tayfur’dan Sevda Yelleri:
Susmadan yürekten kopan feryadım.
Duyurur mu sana bilmem bir gün sesimi.
Yollara dalarken kara gözlerim.
Getirir mi rüzgâr son nefesimi.
Başında yok ise sevda yelleri.
Nerden bilirsin çektiklerimi.
Yanıldım şaştım da bir âşık oldum.
Kıskandı zalim felek sevdiklerimi.
Ayten Teyzesinin evinde, bir oda, iki nişanlı karşılıklı oturuyordu. Hasan nişanlısının gözlerinin içine bakıyor, Fadik gözlerini kaçırıyordu.
Hasan:
— Fadik neden böyle oldu söyle? Burada her şeyi açık açık konuşup halletmemiz lazım, yoksa ben yokum.
Fadik:
— Kafamı karıştırdılar, herkes bir şey söyledi, kafam allak bullak oldu. O yüzden ayrılmak istedim.
Hasan:
— Mesela kim ne dedi!
Hasan’ın sorduğu bu soruyla Fadik biraz bocaladı, kaçacak yer kalmadığını anladı. Biraz ağlamaklı bir şekilde:
Fadik:
— Ablam Meryem dedi ki: “Bacım o hasta! Sen onunla ne yapacaksın?”
Hasan:
— Filiz ile Ramazan ne dedi?
Fadik:
— Onlar nişanı bozmamamı istedi.
Hasan:
— Sen de iki akıllıyı dinlemedin, bir deliyi dinledin öyle mi!
Fadik:
— Kafam karışıktı.
Hasan:
— Ben sana demedim mi! “O ne dedi, bu ne dedi”yi bırakıp, “Sen ne dedin, ben ne dedim” ona bakalım.
Fadik:
Yorumlar (0)
Yorum Yaz