Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
EFENDİ HAZRETLERİ
Ağustos ayının sıcaklığı öğlen Hasan’ı çok bunaltmıştı. Doğan marka olan arabaya sinirle baktı. “Ne olurdu sana klima koysaydılar!” diye söylendi. Bahçelievler Basın Sitesi’nden, her halinden emekli bir bürokrat olduğu belli olan bir adam taksiye bindi. “Yolcu Kartaltepe,” dedi. Hasan direksiyonu Bakırköy Kartaltepe’ye kırdı. Hasan hemen anlamıştı; Basın Sitesi’nde emekli bürokratlar oturuyordu. Adam emekli hâkim veya savcıydı, çünkü Kartaltepe’de hâkim ve savcıların okey ve iskambil oynadıkları bir lokal vardı.
İncirli’ye yaklaşmışlardı. Yolcu sıkılmış olmalı ki bilgin edasıyla, “Şoför Bey, Şoför Efendi veya Kaptan” demeden tok edayla:
— Genç, durumlar nasıl?
Hasan:
— İdare ediyoruz amca, sizde nasıl?
Yolcu:
— Onu sormuyorum. Ülkenin durumunu soruyorum.
Hasan:
— Ülkenin durumu kaos, durumlar vahim.
Yolcu:
— Memlekette ajan çok, hep onların yüzünden.
Hasan şaşırmıştı, “Bu adam ne diyordu, kime ajan diyordu?” O kadar darbe olmuş, ülke karışmış veya siyasi parti liderleri birbirlerine sert ifadeler kullanmışlardı ama hiç kimse birbirine “ajan” dememişti. Hasan cevap vermedi çünkü iş kötüye gidebilirdi; bu adamdan çekinmişti.
Yolcu devam etti:
— Bu işlerin başı Necmettin Erbakan’dır. O İran ajanıdır. İrticanın temeli odur.
Hasan dayanamadı:
— Amca, o kadar okul okudum, ayrıca kitap ve köşe yazıları okuyorum; bunları ilk defa duyuyorum. Ne ajanı?
Bu arada yolcunun ineceği yere gelmişlerdi. Yolcu taksi ücretini ödemiş, “Senin okuduğun kitaptan ne olur!” deyip kapıyı sert bir şekilde çarpıp gitmişti.
Hasan her zaman yaptığı gibi “La havle,” deyip yoluna devam etti. La havle, Hasan’ın olayı takmama yöntemiydi. Zeytinburnu’ndan bir yolcu almıştı. Yolcu, “Vezneciler,” dedi. Yolcu sert bakışlı, sakallı idi. Hasan yolcunun tekstilci ve Refahlı olduğunu anladı. Hasan, taksiciliğin tecrübesiyle derin bir kavrayışla simadan, bindiği yer ve indiği yerden, selam verişinden ve sorduğu sorulardan adamın portresini çıkarabiliyordu.
Yolcu:
— Ne olacak bu ülkenin durumu?
Hasan:
— Valla bilmiyorum ama düzelir diye bekliyorum. Sizde, tekstil sektöründe nasıl abi?
Yolcu:
— Kaptan, bizim piyasa batık. Şu kâfirler bir başımızda! Osmanlı olsaydı bunları kıtır kıtır keserdi.
Hasan:
— Abi, AK Parti kuruldu, millet seçimi bekliyor.
Yolcu:
— Onlar da Erbakan Hoca’ya hainlik yaptılar. Onları yetiştiren hocadan ayrılıp parti kurdular.
Hasan:
— Abi, Hoca siyasi yasaklı iken bunlar parti kurultayında başkanlığa Abdullah Gül’ü aday gösterdiler ama Erbakan Hoca müsaade etmedi, Recai Kutan’ı seçtirdi. Bunlar da yoluna baktı.
Yolcu:
— İlk seçimde boylarının ölçüsünü alırlar, giderler.
Hasan:
— Neyse abi, Vezneciler’e geldik. Tam nerede ineceksin?
Yolcu:
— Mercan’a doğru ilerle, orada ineceğim.
Hasan, yolcuyu tekstilin kalbi Mercan’da indirdikten ve bir “La havle” daha çektikten sonra yönünü Eminönü’ne çevirdi. Eminönü’nde bir bayan yolcu el etti, durdu. Bayan arka kapıyı açtı ve Hasan’a baktı, “Ay sakallı!” dedi ve taksiye binmekten vazgeçti. Hasan, “Ee, bu kadarı da fazla,” deyip tam bela okuyacaktı ki vazgeçti. Bir “La havle” daha çekti. Oysaki sakalı tembellik sakalı idi, yani hoca sakalı değildi. Öylece devam etti.
“Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.”
Necip Fazıl Kısakürek’in Müjde adlı şiirini mırıldanırken arabanın içinde telefon çalıyordu. Bu, kendi telefonu değildi. Taksinin içine bir göz gezdirdi ve arka koltuğun arasında telefonu buldu. Telefonun ön yüzünde doktor kıyafetli bir adamın resmi vardı.
Hasan:
— Alo?
Telefondaki adam:
— Abi, telefonum takside düştü herhalde.
Hasan:
— Evet abi, takside buldum. Telefon size mi ait?
Adam:
— Evet abi, ben Vakıf Gureba Hastanesi önündeyim. Buraya getirir misin?
Hasan:
— Telefonun ön yüzünde ne var?
Adam:
— Abi, doktor kıyafetli benim resmim var.
Hasan:
— Tamam abi, ben Fatih’teyim. Taksimetreyi açıp geliyorum.
Adam:
— Tamam.
Hasan, trafikle boğuşa boğuşa, yolda el eden yolcuları almadan Vakıf Gureba Hastanesi’ne gitti. Hastanenin önünde bekleyen adamı tanıdı. Adama korna çaldı, adam taksiye bindi. Adama telefonu verdi.
Adam:
— Valla abi sağ ol, telefon gitti dedim ama Allah’tan senin gibi temiz süt emmiş birine denk geldim. Beni Bayrampaşa’ya bıraksana.
Hasan: — Tamam abi.
Bayrampaşa’ya doğru yola çıktılar.
Adam:
— Sağlam bir adamsın. Hele taksimetreyi açıp gelmen, bir de telefonla ilgili şeyler sorman… Senin gibi birine denk gelmek zor. Ben Vakıf Gureba Hastanesi’nde doktorum. Orada işin olursa bana gel.
Hasan:
— Hocam, çok telefon kalıyor. Teslim ederken emin olmak için telefon hakkında sorular soruyorum. Bir de taksimetre açıp gidiyorum çünkü oraya kadar yolcu almıyorum. Bir keresinde telsiz kaldım, karakola teslim ettim. Bir de annem çok hasta, Vakıf Gureba acile gittim, oradan telefonla randevu alıp gündüz polikliniğe gitmen lazım dediler. Ben de telefonu arıyorum, meşgul. Hep meşgul çalıyor. Yardım eder misin?
Adam:
— Tabi, bu kartımı al. Yarın anneni getir bana.
Hasan:
— Eyvallah, sağ ol hocam. Seni bana Allah gönderdi.
İkisi de birbirine bakıp güldüler.
Vakıf Gureba Hastanesi’ndeydiler. Annesini muayene ettirmiş, çeşitli tahliller yapılmış, MR çekilmişti. Doktora teşekkür etmiş, yazılan reçeteyi almış, hastanenin alt katındaki ilaç kuyruğunda bekliyorlardı. Kuyruk bayağı uzundu. Bayağı bir bekleyişten sonra sıra ona gelmişti. Görevliye reçeteyi uzattı.
Görevli:
— Reçetede dört ilaç var. Bizde üçü var, bir ilacı dışarıdan almanız gerekiyor. Üç ilaç için 50 milyon ücret ödemesi var.
Hasan cebindeki paraları saydı; 25 milyon vardı. Sabahtan beri her gittiği yerde para ödemişti; röntgene ayrı para, muayeneye ayrı para… Hepsinde “Hastane Vakfı” yazıyordu, bir de dekont yoktu. Düşündü, ne yapması gerektiğine karar verdi. Görevliye ilaçları bir kenarda bekletmesini söyledi. Hastanenin taksi durağına yöneldi. Orada yolcu bekleyen taksiciye seslendi:
Hasan:
— Selamünaleyküm abi, ben de taksiciyim. Annemin ilaçlarına param yetmedi. 25 milyon lazım. Sana kimliğimi vereyim, ilaçları alayım. Sonra bizi Şirinevler’e götür, orada hem 25 milyonu hem de taksi paranı vereyim.
Taksici:
— Olmaz kardeş.
Hasan biraz incinmişti. Oysaki kendi olsa yapardı. O yüzden taksiciyle böyle bir diyaloğa girmişti. Sonra düşündü, “Ne yapmalıyım?” Çözümü bulmuştu. İş yeri Bayrampaşa’da olan Erbay abisini aradı. Bir saat kadar bekledi, abisi geldi, parayı verdi. İlaçları aldılar, eve döndüler.
Yatsı namazında Ulu Cami’deydi. Namazını kılıp çıktıktan sonra caminin bahçesinde, gençliğinde çok atik olan; sonra dönüş yapıp sarık, cübbe, şalvar giyinmiş, sakalları uzun hemşerisi Çetin (ismini Ömer olarak değiştiren) arkadaşı ile karşılaştı.
Ömer:
— Selamünaleyküm Hasan, nasılsın?
Hasan:
— İyiyim, sağ ol. Sen nasılsın?
Ömer:
— Elhamdülillah, iyiyim. Tek derdimiz Allah’a salih bir kul olmak.
Hasan:
— Allah herkese nasip etsin.
Ömer:
— Gel, biraz yürüyelim.
Hasan:
— Yürüyelim.
Ulu Cami bahçesinden çıkıp meydana doğru yürümeye başladılar. Yatsıdan sonra olmasına rağmen, gündüz sıcaktan bunalan insanlar da dışarıdaydı. Parklarda, kafelerde…
Hasan:
— Ömer Hoca, hocalık nasıl gidiyor?
Ömer:
— Çok şükür, Kur’an kursunda hocalık yapıyorum. Pazar sabahları da Fatih Çarşamba’da İsmailağa Camii’nde sohbete gidiyorum.
Hasan:
— Mahmut Efendi Hazretleri sohbet veriyor mu?
Ömer:
— Hayır, sadece tekerlekli sandalyede getiriyorlar; ihvan feyiz alsın diye. Sonra sabah namazı kılınıyor, sohbet dinleniliyor, sonra dağılıyoruz.
Hasan:
— Mahmut Efendi Hazretleri sohbet etmiyor mu?
Ömer:
— İyice yaşlandı, sohbeti başka hocalar yapıyor.
Hasan:
— Namazı kim kıldırıyor?
Ömer:
— Fikri Hoca. Hasan, ülkenin durumu malum. İnsanların çoğu dinini tam manası ile bilmiyor. Haramlar almış başını gitmiş. Sen bir de taksicisin, Allah bilir bizim görmediğimiz neler görüyorsundur.
Hasan:
— Evet hocam, gördüklerim karşısında midem bulanıyor. “Nasıl bir Müslüman memleket burası?” diyorum.
Ömer:
— Hasan, Murat Perçinci Hoca’yı tanıyor musun?
Hasan:
— Soyadı yabancı gelmiyor ama tanımıyorum.
Ömer:
— Bizim Köse’nin gelini Pertek köyünden. Bizim medreselerde okuyup hoca oldu. Şimdi Soğanlı’da Fetih Mescidi’nde imamlık yapıyor ve mescidin sokağında bir yer var; orada hem sohbet veriyor hem de Kur’an dersi veriyor.
Hasan:
— Maşallah, bizim oradan böyle birisi!
Ömer:
— Şirinevler’de böyle sohbet ortamı olsun istiyorum. Bunu da etrafımızdaki insanlardan sadece sen yapabilirsin.
Hasan:
— Evet abi, anladım.
Ömer:
— Gidip Murat Hoca’yla konuşalım da Şirinevler’de sohbet başlatalım. Ama önce yer bulmamız lazım.
Hasan:
— Bizim evde başlatalım da gerisi gelir.
Ömer:
— Allah senden razı olsun senden.
Günlerden cumartesi idi. Akşam namazından sonra Hasan’ın evindeydiler. Murat Hoca sohbet etmek için gelmişti. Evde Hasan’ın arkadaşlarından Ertaç Kalkan, Muhammet Güzel, Sadettin Uyar, Hakan Bayrak, Mehmet Ali Bayrak, Hümmet Güzel, Murat Akhan, Abdullah Uyar gibi birçok arkadaşı vardı.
Tanışma faslından sonra hocanın önüne Yasin cüzü konuldu. Polisler tarafından “irticai faaliyet” adı altında evlere baskınlar oluyordu. Baskın olursa “Ölmüşlerimiz için Yasin okuyoruz,” deriz diye önlem alınmıştı.
Murat Hoca’nın dini bilgiler anlatımından sonra çay ve tatlılar gelmişti.
Murat Hoca:
— Hasan, bunlara gerek yok.
Hasan:
— Hocam, bu insan benim evime misafir olmuş. Ben onlara ikram yapmadan gönderir miyim?
Evdekiler gülmeye başladı. Sohbet koyulaştı, herkes birbirine kaynaşmıştı. Sağdan soldan, memleketten, vatan-millet meselelerinden konuşup dağıldılar.
Gün boyu takside çalışan Hasan, akşam Muhammet’le kahvede oturmuş, gelen çaylarını yudumluyorlardı. Hava biraz serinlemişti.
Muhammet:
— Aği, işler nasıl?
Hasan:
— Bugün başıma ne geldi biliyor musun?
Muhammet:
— Sen böyle dediğine göre var bir şey. Anlat bakalım.
Hasan:
— Merter’de yolcu bekliyorum. İki bayan geldi, taksiye bindiler. “Gültepe,” dediler. “Tamam,” dedim. Yola çıktım, devam ediyorum. Yolculardan birisi, “Kaptan hangimizi beğendiysen ödeşebiliriz,” dedi.
Muhammet:
— Vay anasına sayın seyirciler! Eee, devamı?
Hasan:
— Ben de dedim ki, “İkinizi de beğenmedim.” Cevizlibağ’da attım onları aşağıya. Bir “La havle” çektim.
Muhammet:
— Buldular senin gibi genç, yakışıklı... Düşündükleri gibi çıkmadın. Nerden bilsinler senin gibi birine denk geldiklerini.
Hasan:
— Valla Aği, sakalımızı kesmiyoruz, millet sakallı diye taksiye binmiyor. Kesiyoruz, bu sefer bunlar geliyor başımıza! Şaşırdım kaldım.
Muhammet:
— Ee Aği, İstanbul işte, her çeşit adam var işte.
Hasan:
— Konuyu değiştirelim, hatmelere gidiyor musun?
Muhammet:
— Bu hafta Mehmet Efendi’m geldi Erzincan’dan. Hatme bir kalabalık oldu, muhteşem bir atmosfer vardı.
Hasan:
— Aği, maşallah. Sizin tarikatın merkezi Erzincan mı?
Muhammet:
— Evet Aği, bir de Erzincanlı Abdürrahim Reyhan Efendi cemaati var. Onlar da Erzincan’dan gelip Büyükçekmece Tepecik’e yerleştiler. Orada dergâhları var. Abin, Yusuf Kalkan, Murat Akhan ve Ertaç Kalkan var. Arka sokakta hatme yerleri var, orada takılıyorlar. Hasan, sen de bir yere bağlansana. Türkiye’de cemaat ve tarikatlara bağlı olanların sayılarında patlama yaşanıyor.
Hasan:
— Benim kafamı kurcalayan konulardan birisi de o! 28 Şubatçılar millete baskı yaptıkça insanlar cemaatlere ve tarikatlara yönelmeye başladı. Bunu 28 Şubatçılar görmüyorlar mı? Sap döner, keser döner, gün gelir hesap döner.
Muhammet:
— Halka, millete yukardan baktıkları için alttaki kaynamayı görmüyorlar.
Hasan:
— “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır. Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır.” Söyler şair.
Muhammet:
— Bir yere bağlanma işine cevap vermedin.
Hasan:
— Aği, bakıyorum, izliyorum; beni içine çekecek yeri bekliyorum. Mesela bakıyorum cemaatlere; Nur Cemaati ve Süleymancılara bakıyorum. Onlar çok büyük sermayelere hükmediyorlar, devletin içine girmeye çalışıyorlar. Ama bana ters gelen bir yönleri var; dini kurallarda biraz esnek davranıyorlar. Mesela zekât ve fitre parasıyla yurt yapabiliyorlar. Bir de zekât ve fitre verirken akrabalarını, konu komşusu ihtiyaçlı olsa bile cemaate veriyorlar. Oysaki bunlarda öncelik akraba, konu komşu değil mi! Tarikatlara bakıyorum; Mehmet Efendi, Abdürrahim Efendi ve Menzil bağlılarında ilim eksikliği var. Talebe yetiştirmiyorlar. Hatme yapıp dağılıyorlar. Ama bu tarikatların ihvanlarını seviyorum; birbirleri ile candan muhabbet edebiliyorlar. Mahmut Efendi ihvanlarında ilim ve şeriata bağlılıkları, talebe yetiştirmeleri, sarık cübbe, şalvar ve sakal olayı güzel; ama insanlar arasında derin bir muhabbet yok.
Muhammet:
— Sen de kusursuz arıyorsun.
Hasan:
— Kusur aramıyorum, bekliyorum. Belki bir çağrı gelir diye.
Sonbahar gelmiş, hava serinlemişti. Hasan yine yollardaydı. İstanbul’u hafızasına kazımıştı. Karaköy’den tipinden karanlık işlerin içinde olduğu belli olan bir yolcu, elinde yuvarlak sporcu valizi ile öndeki boş taksileri es geçerek Hasan’ın taksisine bindi.
— Kurtuluş, dedi.
Hasan taksiyi Kurtuluş’a sürdü. Kurtuluş’a geldiler.
Yolcu:
— Abi, sen biraz bekle, geliyorum.
Yolcu binanın içine girdi, iki dakika sonra çıktı. “Abi devam et,” dedi. Hasan devam etti. İleride bir daha aynı şeyi yaptılar.
— Abi, devam et. Hacı Hüsrev, Bomonti, Feriköy, Dolapdere, Fulya, Kâğıthane…
diye devam etti. Hasan olayı anlamıştı. Bu, eroin kuryesiydi. Oraya buraya derken Hasköy’deydiler.
Yolcu:
— Şöyle kenarda ineyim. Al bu da taksi ücretin.
Hasan:
— Bu bayağı fazla.
Yolcu:
— Abi önemli değil. Ha bir de sana teklifim var. Ara sıra böyle dolaşıyorum, beni götürür müsün?
Hasan:
— Teşekkürler ama ben o işlerin adamı değilim.
Yolcu:
— Anladım abi, eyvallah.
Hasan, yolcuyu indirdikten sonra taksiyi babasına devretmek için taksinin yönünü Şirinevler’e kırmıştı. Radyoyu açtı; çocukluğunda hastası olduğu Ferdi Tayfur şarkısı çalıyordu:
“Bilinmez neleri getirir zaman, Bilinmez neleri götürür zaman…”
Kimisi “Eroini beraber dağıtalım,” der, öbürü “Kadın var mı?” diye sorar, bir başkası kumarhane sorar, pala bıyıklı topun birisi eve davet eder... Tipim neyi gösteriyor acaba? Bu genç her yol vardır diye mi düşünüyorlar? Yine “La havle” çekti Hasan.
Sabah namazı vaktiydi. Tarihi bir caminin şadırvanında abdest aldı, sabah namazı için camiye girdi. Caminin girişinde boş bir yere oturdu. Dünyadaki bütün evliyalar camideydi. Namazı kıldıracak baş evliyayı bekliyorlardı. Biraz bekleyişten sonra cemaat ikiye bölündü; ortadan baş evliya yavaş yavaş mihraba doğru geldi. Hasan evliyanın yüzüne baktı, beklenen baş evliyayı gördü. Mahmut Efendi Cemaati’nin merkezi Fatih Çarşamba İsmailağa Camii’nin imamı Fikri Efendi idi.
Birden yataktan fırladı. Sağa sola şaşkın bir şekilde baktı; evdeydi. Âdem yan yatakta yatıyordu. İçinde tuhaf bir duygu hissetti. “Yoksa beklediği çağrı bu muydu!” Tekrar yattı.
Öğle namazında Soğanlı’da bulunan Hazreti Ömer Camii’ndeydi. Taksiyi caminin önüne park etmiş, öyle namazını kılıyordu. Gözü müezzinlik mahfilindeydi. Camide fahri müezzinlik eden, rüya tabiri yapan dede vardı. Namazdan sonra yanına gitti, rüyasını anlattı ve tabirini sordu.
Dede:
— Ey oğul, ona git ki kurtulasın.
Hasan: — Eyvallah dede, ona gideceğim.
Bir pazar sabahı İsmailağa Camii’nde oturmuş, sabah namazını bekliyordu. Cami hıncahınç doluydu. Biraz sonra cemaat ikiye ayrıldı; Mahmut Efendi Hazretleri tekerlekli sandalyede getiriliyordu. Hasan Efendi Hazretleri’nin yüzüne baktı; bir garip oldu, içini bir heyecan kapladı, öyle kaldı. Biraz sonra namaza durdular.
Üç çocuk misket oynuyorlardı:
Erkan:
— Abdullah, sıra sende, Hasan sen de misketleri diz. Hah oldu.
Abdullah:
— Atıyorum, attım. Yuppi, vurdum.
Hasan:
— Çocuklar, burada bir gazete var.
Erkan:
— Çamur olmuş. Dur bir sileyim.
Abdullah:
— Zaten 1. sınıfa gidiyoruz, okuyabilir miyiz?
Erkan:
— Ben okurum, ben sizden daha öndeyim.
Hasan:
— Kendini beğenmiş, hadi oku.
Erkan:
— Hristiyanların lideee rii pa pa öl öl dü.
Abdullah:
— Papa yazının yanındaki resmi olan kişi herhalde!
Hasan:
— Hee o olmalı. Baksana garip elbiseleri var, kafasında da üçgene benzeyen şapka var.
Erkan:
— Bu Hristiyanların lideri ise, Müslümanların lideri kim?
Hasan:
— Mahmut Hoca.
Abdullah:
— O nerede?
Hasan:
— İstanbul’da. Bir gün ona gideceğim.
Hasan, hocanın “Allahu Ekber” demesi ile kendine geldi. Vay be, yıllar önce yaşanmış unuttuğu bu olayı hatırlamıştı. Ayakları titriyordu, ayaklarının altında yer çekilmişti.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz