Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
ÇIRPINIŞ
Hasan takside çalışmaya devam ediyordu. Bir yandan sigortalı bir iş bulmak için İŞKUR aracılığıyla özel şirketlere iş görüşmesine gidiyordu. Yani evlenecek, çocukları olacaktı; bunlara sigorta lazımdı. Hem sigortası olursa Çapa’daki profesörü bulup tedavi olacaktı. Yani geleceği için çırpınıyordu. Ama bir türlü sonuca varamıyordu. Akşam olmuş, Ağa’nın yerinde oturuyordu. Yunus’u aramış, telefonu kapalıydı. Erkan vardı yanında.
Erkan:
— Amcaoğlu, biliyor musun, tarikat dersi aldım.
Hasan:
— Hayırlı olsun, kimden ders aldın?
Erkan:
— Bilmiyorum.
Hasan:
— Ne demek bilmiyorum? İnsan hangi tarikata ve hangi şeyhe bağlandığını bilmez mi?
Erkan:
— Valla amcaoğlu, takside bir hacıyla sohbet ediyordum. Bana dedi ki: “Senin dersin var mı?” Ben de “Yok,” dedim. “O zaman sana ders verelim,” dedi. Onunla beraber bir dergâha gittik. Bir hocanın yanına gittik. O elimi tuttu ve “Tamam, hayırlı olsun, dersini aldın,” dedi, o kadar.
Hasan:
— Ne demek o kadar! Sen kimden ders aldığını bilmiyorsun, onlar kime ders verdiğini bilmiyor. Ben de senin nasıl bir iş ettiğini bilmiyorum.
Hasan devam etti:
— Erkan, bu insanlar için nasıl çırpındığımı görmüyor musun? Fakat en yakınlarım yanlışa gidiyor.
İkisi de biraz suskun kaldılar.
Erkan:
— Bacım Sümeyra’yı istemeye gelecekler.
Hasan:
— Hayırlı olsun. Kimdir, kimlerdendir?
Erkan:
— Teyzem aracılığı ile geldiler. Danimarka’da oturuyorlar. Yozgatlı imişler.
Hasan, “Yazık edecekler Sümeyra’ya. Yozgat’ta gurbetçiye kız verecek kimse bulamamışlar da buralara kadar mı gelmişler?” diye düşündü ama bunu Erkan’a söylemedi. Az önceki konudan sonra bu konuşması sakıncalı gelmişti.
Erkan gitmişti. Hasan yarın Bursa’ya memurluk sınavı için gidecekti. Bu kaçıncı denemeydi, hep boş dönmüştü. “Bizim sınavları da KPSS gibi tek elden ÖSYM yapsa, her kurum kendi kafasına göre ayrı ayrı sınav yapmasa… Sakat insanlar binbir çeşit zorlukla oradan oraya dönüp durmasalar… Ayrıca sakatlığından dolayı seyahat edemeyenler de var,” diye düşünüp siniri tepesine çıkmıştı.
Bu düşünceler onu sarmıştı. “Benim düşündüğümü devlet büyükleri şimdiye kadar düşünmedi mi?” diye zihnini zorluyordu. Sonra kafasını kaldırdı, Yunus’un ona doğru ilerlediğini gördü. Toparlandı.
Yunus:
— Selamünaleyküm, sahabenin günümüz versiyonu!
Hasan:
— Aleykümselam da deme öyle, Ebubekir, Ömer kim, biz kim!
Yunus:
— He he… Sen bugün ne yaptın?
Hasan:
— Bazı iş görüşmelerine gittim ama hepsi boş çıktı. Dur, sana bir dürüm söyleyeyim.
Yunus:
— Nerden anladın aç olduğumu? Ben sana “Keremallahu veçhe” diyorum da sen kızıyorsun.
Hasan:
— Boş ver bunları da… Telefon ettim, telefonun kapalıydı.
Yunus:
— Faturayı ödeyemediğim için kapattılar.
Hasan:
— Bende açık hat var, içine kontör yükleyeyim, sana vereyim de onu kullan.
Yunus:
— Olur.
Hasan:
— Ne yaptın iş arama işini?
Yunus:
— Ücretli öğretmenliğe başvurdum, sonuç çıkmadı. Ben de müftülüğe başvurdum, fahri imamlık için cevap bekliyorum.
Hasan:
— Hani imam olmak istemiyordun?
Yunus:
— İstemiyordum ama en son çare oraya baktım. Biliyorsun, babamın eline bakmak istemiyorum.
Hasan:
— Baba zengin, oğlan gururlu ve fakir.
Yunus:
— Hasan, rüya gördüm.
Hasan:
— Ne gördün?
Yunus:
— Rüyamda Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ü gördüm.
Hasan:
— Rüyada devlet büyüklerini görmek, devletteki bir işinin hallolması anlamına geliyor diye biliyorum.
Yunus:
— Ooo Hasan, bir rüya tabirciliğin kalmıştı. O da tamam!
Hasan:
— Yunus, yarın Tarım ve Orman Bakanlığı’nın açmış olduğu memurluk sınavı için Bursa’ya gideceğim. Gel beraber gideriz, sınavdan sonra Bursa’yı gezeriz. Bütün masraflar bana ait.
Yunus:
— Tamam, gidelim.
Hasan ve Yunus, Bursa Nilüfer otobüsü ile Bursa Nilüfer ilçesine doğru yola çıkmışlardı. Gebze’de arabalı feribotu bekliyorlardı. Feribot seferlerinde aksama olmuş, bir sürü araba feribotu bekliyordu. Allah’tan Hasan bunlar olabileceğini düşünerek bileti erken almıştı. Yunus yanındaydı, onunla sohbet ediyordu. Epey bekledikten sonra feribot gelmiş, otobüs feribota girmişti. Yolcular üst kata çıkmış denizi izliyorlardı. Feribot, karşı tarafta bulunan Altınova iskelesine yanaşmıştı.
Yolcular otobüse geçmiş, otobüs hareket etmişti. Otobüs, yeşilliklerin, ağaçların, verimli tarım arazilerinin arasından geçip Orhangazi’ye gelmiş, orada ihtiyaç molası verilmişti. Orhangazi ilçesi yemyeşil bir yerdi; zeytin, incir, şeftali, çilek ve ürünün yetiştiği verimli bir toprağa sahipti.
İhtiyaç molası bitmiş, yola koyulmuşlardı. Otobüs yemyeşil vadiden geçip zeytinin ana vatanı Gemlik ilçesinden geçiyordu. Her taraf zeytin ağacıydı. Hasan bayağı etkilenmişti. Yol devam ediyor, Bursa, oradan Nilüfer ilçesi… Ne güzel yerlerdi. Allah buralara nimetlerini yağdırmıştı.
Nilüfer otogarında inip minibüsle Bursa Uludağ Üniversitesi kampüsüne gitmişlerdi. Hasan orada sınava girip çıkmıştı. Nilüfer’de biraz gezip Bursa’ya doğru yola çıktılar. Nilüfer’de her taraf arpa ekiliydi. Bursa’ya varıp Ulu Cami’ye geçmişlerdi.
Ulu Cami, Bursa’nın en önemli tarihi mekânıydı. Etrafında tarihi bir çarşı vardı. Caminin içi bambaşka bir dünyaydı. Duvarlarında değişik hat çalışmaları vardı. Büyük harflerle yazılmış ayetler, ortasında fıskiyeli bir havuz… Mistik bir havası vardı. Dünyanın her yerinden insanlar burayı ziyarete geliyordu. Bahçesinden Uludağ’ın karlı tepeleri görünüyordu. Ulu Cami gezintisi bitmiş; Emir Sultan Türbesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’in türbesi ve Yeşil Cami olmak üzere bir sürü yeri gezdikten sonra otogara geçip otobüse binmiş, İstanbul’a doğru yola çıkmışlardı. Hava kararmıştı.
Yunus:
— Bursa çok güzel, insan burada yaşamalı.
Hasan:
— Evet, çok güzel. Hele Orhangazi ve Gemlik’e bayıldım.
Yunus:
— Hasan, bu sınava girdin ama torpili ayarladın mı?
Hasan:
— Valla birisi var da, onu arayıp bulsam, söylesem işi yapar ama…
Yunus:
— Aması ne Hasan, bu işler adamsız olmuyor.
Hasan:
— Biliyorum ama “Biz sana iyilik yaptık, sen de bunu yap,” demek bana uymuyor.
Yunus:
— Kim bu?
Hasan:
— Tarım ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun Özel Kalem Müdürü Cihan Bektaş.
Yunus:
— Onu nereden tanıyorsun?
Hasan:
— Bu Köse’nin Yuvacık köyünden Cihan Bektaş. Aynı köyden Hafız Demirkıran’la birlikte Köse’deki ortaokulda okumaya geldiler. Tabii şimdiki gibi öğrenci yurtları yoktu. Aileleri, bizim evin karşısındaki tek odalı bir ev vardı, orayı kiralayıp oraya yerleştirip köye dönmüştüler. Bir zaman sonra yağmur yağdı, odalarını su bastı. Annem onları bize getirdi, bir daha bırakmadı. Ortaokulu bitirip liseyi kazandılar, gittiler. Sonra üniversite, oradan da Arnavutköy Belediyesi, daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve bakan özel kalem müdürlüğü…
Yunus:
— Cihan Bektaş’ı anladık da Hafız Demirkıran’a ne oldu?
Hasan:
— O okumadı, inşaatçı oldu. Her gördüğünde anneme selam söyler ama onda da tam bir adamlık var.
Hasan devam etti:
— Yunus, yani sana da bana da çırpınmak düşüyor.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz