Edebiyat
ENGELLENEN HAYAT
ARAYIŞ
Karanlık çökmek üzereydi. Eve doğru yola çıkmışlardı. Hava soğumaya başlamıştı. Sağ köşedeki dükkâna baktı ve Adem’e döndü.
Hasan:
— Adem, Hafız Bakkal’ı hatırlıyor musun?
Adem:
— Evet abi. Hafız, mahallenin “Hafız Amcası” ydı, ne hoş adamdı.
Hasan:
— Hakikaten iyi insandı. Veresiye defteri tutmazdı. Herkes borcuna sadıktı, gelir öderlerdi. Kapatıp memlekete döndüler.
Eve girmişlerdi. Herkes evdeydi, anası ve bacısının hazırladığı sofraya oturdular. Hasan’ı teselli edici konuşmalar yaptılar.
Baba:
— Hasan, benim Dodge kamyonette çalışır mısın? Abin minibüs diyor ama Ersin de diyor ki: “Minibüs zordur, sonra kiralık, yarını yok.”
Hasan:
— Baba o iş iki kişiye fazla, bizi götürmez.
Adem:
— Abi eski çalıştığın Jimmy’s veya bizim McDonald’s’a başlamaya ne dersin?
Hasan:
— Jimmy’s benim sigortamı bile yatırmamış. Ayrıca her şeyi en iyi bilip, en iyisini yaptığım halde beni bir ara Taksim Şubesi’ne gönderip yeni bir çalışanı müdür yaptılar. McDonald’s’ın sen müdürüsün ama ben eleman olacağım. Onların verdiği para beni hayata hazırlamaz.
Anne:
— Bu hastalığın nedeniyle her zaman engellendin oğlum.
Nisangül:
— Bırakın abimi. Hemen ilk günden başladınız.
Fatmanur:
— Nisangül doğru söylüyor. Allah büyüktür.
Hasan:
— Eyvallah, sağ ol yenge. Nisangül’se her zamanki gibi abisini düşünüyor.
Erbay abi:
— Dün haber okudum, İstanbul Üniversitesi sakat memur alımı yapıyormuş. Oraya bir bak.
Anne:
— Yarın sabah hemen git, bir sor oğlum.
Hasan:
— Tamam anne. Yarın hemen giderim.
Erbay abi:
— Dikkatli ol! Orada her şeye... Malum devir 28 Şubat devri, başörtülüleri üniversiteye almadıkları için orası her gün karışık.
Hasan:
— Biliyorum abi. En kızıl 28 Şubatçılardan birisi, o üniversitenin rektörü Kemal Alemdaroğlu olduğunu da biliyorum.
Nisangül:
— Benim puanım orayı tuttuğu halde, başörtülü olarak almazlar diye Açık öğretime kayıt yaptırmıştım.
Adem:
— Ne oldu, başörtülüsün diye orada da sınavlara almamışlardı. Peruk takarak sınavlara girip öyle mezun olmuştun.
Anne:
— Ya Hasan, sınavdan yüksek puan alıp İstanbul’daki üniversitelere giremeyip Anadolu’daki üniversitelere de parasızlıktan gidemedin. Yokluğun gözü kör olsun!
Hasan:
— Nasıl gideydim ana? İstanbul’da dört tane üniversite vardı: Yıldız Teknik, İstanbul Teknik, İstanbul Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi. Zaten bunların boş kontenjanlarına başka ülkelerden torpilli insanları yerleştiriyorlar.
Erbay abi:
— Bunca bağırmaları bunların ortaya çıkmaması içindir.
Adem:
— Sen bunlara takılma. Yarın git.
Hasan:
— Tamam, öyle yapacağım.
Yemekler yendi, çaylar içildi, sohbetler yapıldı. Hasan ve Adem aynı odada yatıyorlardı. Yatağa geçtiler.
Hasan:
— Abimlerin çocuk olayı ne oldu?
Adem:
— Onlar da çok istiyor. Tedavi görüyorlar, abim ameliyat olacak.
Hasan:
— İnşallah olur da biz de ilk yeğenimize kavuşuruz.
Adem:
— İnşallah. Hadi sen biraz uyu, yarın zor bir gün olacak senin için.
Hasan:
— Doğru söylüyorsun. İyi geceler.
Adem:
— İyi geceler.
Sabahın erken saatiydi. Şirinevler Meydanı’ndaydı. İnsanlar işe gitmek için metroya, otobüse ve minibüse koşuşturuyorlardı. O da metroya bindi. Metro kalabalıktı, ayakta bir yere tutundu. Soğuktan sıcağa geçmelerinin etkisi ile insanların nefesleri buhar oluyor ve camlar buğulanıyor, dışarısı görünmüyordu. Bir teyze sesli bir şekilde yanındakine anlatıyordu:
— Bu metroyu yapan, insanları suya kavuşturan, toplanmayan çöpleri toplatan, grev yüzünden çalışmayan İETT otobüslerini çalıştıran Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı okuduğu bir şiiri bahane ederek içeri attılar. Üstelik o şiir okullarda okutulan ders kitaplarında da varmış.
Yanındaki amca devam etti:
— Ah ah! Bu adam onlara ne yaptı? Patlayan, insanları öldüren Halkalı çöplüğünü ortadan kaldırdı. İstanbul’da dereler taşar, insanların evlerini su basardı. Bazen insanlar ölürdü. Hele Haliç bir kokardı… Bunları hep bu adam halletti.
Konuşulanlara kulak veren Hasan’ın dudaklarında Ziya Gökalp’in Asker Duası şiiri mırıldanıyordu:
Elimde tüfek, gönlümde iman,
Dileğim ikidir: Din ile vatan... , büyüğüm
Sultan,
Minareler süngü, kubbeler miğfer,
Camimiz kışlamız, müminler asker,
Bu ilahi ordu dinimi bekler,
Allahu Ekber, Allahu Ekber.
Hasan bu mısraları mırıldanırken kendi yazdığı şiirler aklına geldi. Liseli yıllarda “Trabzonspor” isimli şiiri vardı. Onu mırıldandı ve Aksaray son durağa gelmişti. Metrodan inip Yusufpaşa durağından tramvayla Beyazıt’a geçti. Beyazıt Meydanı’nda indi. Sağda tarihi Kapalıçarşı, onun yanında Beyazıt Camii... Karşısında da İstanbul Üniversitesi’nin tarihi ve ihtişamlı kapısı duruyordu. Kapısında çevik kuvvet polisleri nöbet tutuyordu. Başörtülü olarak üniversiteye alınmayan kız öğrenciler ve onları destekleyenler de oradaydı. Yandan dolanıp güvenliğe sakat memur alımı için geldiğini, içeride kiminle görüşmesi gerektiğini öğrenip içeriye girmişti.
İçeride tarif edilen kişiyi bulmuş, o da İŞKUR’a gitmesi gerektiğini söyledi. Hasan, Eminönü’nde bulunan İstanbul’daki tek İŞKUR Müdürlüğü’ne gidip sakat raporu için Şişli Etfal Hastanesi’ne sevk aldı.
Hastanede gerekli işlemler ve muayeneler sonunda, sağlık kuruluna girip hareket bozukluğu (Kore Atetoz) tanısı ile yüzde altmış engelli raporu almış, üniversiteye teslim etmiş, sınav tarihini beklemeye koyulmuştu. Bütün bunlar 2 haftasını almıştı, yorulmuştu. Hastanenin kalabalığı bir yandan; ne danışma var ne sıraya girme var! Baskın olanın işini hallettiği bir yerdi. Randevu sistemi yoktu, insanlar sabahın beşinde gelip muayene sırası almaya çalışıyorlardı. Zaten her ilçede devlet hastanesi yoktu. Şirinevler’e en yakın Bakırköy Devlet Hastanesi idi. Hasan oranın içler acısı halini bildiği için Şişli Etfal’i tercih etmişti, burası da aynıydı.
Kahvede çocukluk arkadaşı Uğur’la karşılaşıp sohbete başlamıştı.
Hasan:
— Eee Uğur, taksicilik nasıl gidiyor? Annen, baban, kardeşlerin nasıl, iyi mi?
Uğur:
— Hepsi iyi. İş durumu nasıl?
Hasan:
— İstanbul Üniversitesi sakat memur alımına başvurdum. Sınavı bekliyorum.
Uğur:
— Torpil buldun mu?
Hasan:
— Uğur, nerede bizde torpil?
Uğur:
— Babanın arkadaşı Milliyetçi Hareket Partisi’nin Gümüşhane Milletvekili Bedri Yaşar’ın kardeşiymiş. Baban öyle diyor.
Hasan:
— Valla Uğur, onlardan fayda geleceğini zannetmiyorum.
Uğur:
— Eski iş yerinde çalışsana, yengenle gelip beleşten kızarmış tavuklar, salatalar, hamburgerleri afiyetle yerdik. He lan, bizden başka gelen var mıydı?
Hasan:
— Sen sadece biriydin, hepsi bende sır. Ha bu arada, düğün ne zaman?
Uğur:
— Onun için uğraşıyorum. İnşallah yakında. Sırada sen varsın.
Hasan:
— Oğlum elde yok, avuçta yok. Hele iş olayını halledelim, Allah büyük.
Uğur:
— Senin yanık olduğun pizzacıda çalışan bir kız vardı. Ne oldu o?
Hasan:
— Gülcan o, bize bakmadı. Hatta ona ismine göre şiir yazmıştım; “Gül ve can gülünce, canlar yanar,” diye.
Gülümsediler.
İstanbul Üniversitesi bahçesinde, sınava gireceği binanın önündeydi. Bayağı bir kalabalık vardı. Kimisi görme, kimisi sağır ve dilsiz, kimisi ayağından, kimisi kolundan engelli idi. Mücadeleyi bırakmamış, ilk defa karşılaştığı bu insanlara hayran hayran baktı. Biraz da garipsedi. Çünkü bu olaydan toplumun çoğunun haberi yoktu. Orada karar vermişti; etrafındaki sakatlara bu yolu gösterecekti.Sınava girdi ve sınav sonucunu beklemeye başladı. İlk kez böyle bir sınava giriyordu. Çok heyecanlıydı. Etrafından da soruyorlardı ve tanıdığı sakatları da yönlendiriyordu.
Sınav sonuçları açıklanmıştı. 153 kişi alınacaktı, 450 kişi sınava girmişti. Hasan bu sınavda aldığı puanla 9. sıradaydı. Gülümsedi, içine bir ferahlık doldu. "Bu iş oldu," dedi. Fakat mülakat vardı. Torpilin döndüğü yerdi, hak edenin değil de güçlü olanın kazandığı bir düzen vardı. Hasan’ın zihni bulandı: “Aman Allah’ım! Hakkımı korumak için torpil mi bulmam lazım?” dedi. Bu nasıl düzen? Baştaki ferahlık, karamsarlığa dönmüştü. Bu düşüncelerle evin yolunu tuttu.
Eve geldiğinde ailecek onu bekliyorlardı. Herkes susmuş, Hasan’dan gelecek güzel haberi bekliyorlardı.
Anası:
— Oğlum, hayırlı haberlerin olsun. Hele bir anlat, ne oldu sınav sonucun?
Hasan:
— Sınavda 9. olmuşum.
Bir sevinç aldı evi. Herkesin içi sevinçle doldu.
Hasan:
— Hemen sevinmeyin, mülakat var.
Nisangül:
— O da ne? Nasıl bir şey?
Erbay abi:
— Sözlü sınav gibi, aslanı kediye boğdurdukları yer.
Baba:
— Siz hiç merak etmeyin. Benim arkadaşımın abisi Gümüşhane Milletvekili Bedri Yaşar. Ona söylerim, o halleder.
Erbay abi:
— Baba bu adamlar hükümet düşüren adamlar. Hatırlamıyor musun? 28 Şubat’ta Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu Refah-Yol Hükümeti’ni yıkıp yerine DSP-MHP-ANAP hükümetini kuranların baş aktörlerinden biri değil mi! Bu adamlar kendilerini devletten büyük görüyorlar. Dinlerler mi senin milletvekilini!
Adem:
— Daha neler göreceğiz? İlk dokuza girmiş adam elenmez diye düşünüyorum. İlk dokuz demek, kafası çalışan adam demek. Onun yapacağı işle öbür adamın yapacağı iş aynı mı olur? Baba sen yine de haber et. Ummadık taş baş yarar demişler.
Evde derin sessizlik vardı. Herkes düşünceli idi. Anne yine hüzünlendi ama belli etmiyordu oğlu üzülmesin diye. Yatağına geçti, uzandı. Biraz tavana baktı. Sanki tavan yoktu, gökyüzü vardı. Karanlığın içinde ayı ve yıldızları izler gibi... Adem’in ona baktığını hissetti.
Hasan:
— Adem, liseli yıllarımda gruplaşma vardı; Ülkücüler, Solcular, PKK’lılar, DHKP-C’liler ve MGV’ liler vardı. Bir gruba girmem lazımdı, ben de baktım inceledim. MGV’ lilerde kız davası ve kavga yoktu. Ben de MGV yani Refah Partisi’ne bağlı bir gençlik kolları gibi faaliyet gösteren Milli Gençlik Vakfı’na dahil oldum. Haftada bir üniversite öğrencisi Eyüp abimiz bize sohbet verirdi. Belediye seçimlerinde bayrak asmalar, mitinglere gitmeler gibi çalışmalar yaptık.
Adem:
— Hatırlıyorum, MGV’ de dama oynardın, seni kimse yenemezdi.
Hasan:
— Turnuvalara bile katılırdım. Hatırlıyor musun? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimleri kazandığı zaman, İstanbul’daki ilçe belediyelerinin yüzde doksanını Refah Partisi kazanmıştı.
Adem:
— Sonra ne oldu? Bu seçim zaferinden sonra sen koptun onlardan.
Hasan:
— Seçim kazanıldıktan sonra belediyelere iş alımları başlamıştı. Bizi dışarı attılar. Ağırbaşların köylüleri, akrabaları ve önceden hazırlanmış listede isimleri olan kişiler işe alınmıştı. Benim gibi bu davaya gönül vermiş insanlar da mücahit kardeşler olarak kaldı. Ben de koptum onlardan.
Adem:
— Yarınki mülakatta da hakkını yeseler aynı olmayacak mı!
Hasan:
— Evet aynı olacak, oysaki birbirlerine düşman karakterler. Refahlılar bunlara “kâfir” diyor. Bunlar da Refahlılara, “gerici, yobaz” diyor.
Adem:
— Yat abi, yarın senin için zor bir gün olacak. Hayırlı geceler.
Hasan:
— Hayırlı geceler.
İstanbul Üniversitesi’nde mülakat yapılacak binanın önündeydi. Sınavdaki kalabalık burada yoktu. Konuşulanlara kulak verdi. Sınavı geçenlerin sayısının 278 olduğunu, 153 kişi alınacağını, yine torpillilerin alınacağını konuşuyorlardı. Hasan 278 kişiyi duyunca "Bu iş oldu," dedi. Babasının dediği torpil işinin olmayacağına inanmıyordu.İsimleri okunanlar içeri giriyor, uzun bir masada oturan 4 kişinin sorularına cevap veriyor, dışarı çıkana mülakat sonuçlarının 1 hafta sonra çıkıştaki ilan panosuna asılacağını, oradan bakmalarını söylüyorlardı.
Kafasındaki düşüncelerle tramvaya atladı. Oradan metroya derken kendini Deniz Kıraathanesi’nde, Kocasinan Lisesi’nden arkadaşı Emre Karagöz’le sohbet ederken buldu. Emre lise futbol takımında ve Kocasinan Futbol Kulübü’nde top oynamış, Erzurumlu, temiz, sakin, ara sıra kâğıt ve okey oynadığı arkadaşı idi.
Emre:
— Vay be, askerlik bitti ha.
Hasan:
— Evet bitti. Senin baban vefat etti diye duydum.
Emre:
— Evet Hasan.
Hasan:
— Allah rahmet eylesin.
Emre:
— Sağ ol Hasan. Hatırlıyor musun? Halı sahada sınıf maçlarına giderdik, Hakan da vardı. Ne yapıyor şimdi o?
Hasan:
— Fetih Caddesi’nde giyim mağazasında çalışıyor. Sen ne yapıyorsun?
Emre:
— Sigorta işinde çalışıyorum. Ya sen ne iş yapmayı düşünüyorsun?
Hasan:
— İstanbul Üniversitesi’nde sakat memurluk sınavına girdim. Sonuç bekliyorum, olmazsa abimin minibüsünde çalışacağım herhalde.
Emre:
— Kaçınılmaz son. Siz Köseliler ya şofördür ya inşaatçıdır.
Hasan:
— Evet.
Bir hafta geçmişti. Üniversitede ilan panosunun önündeydi. Mülakata girenler de oradaydı. Kendi ismini aradı, buldu. Hasan GÜNER, “Mülakat sonucu başarısız,” yazıyordu. Boğulmaya başlamıştı. Terliyor, gözleri kararıyordu. Derin nefes almaya başladı. Nefes al ver yaptı. Biraz rahatlamıştı, etrafına baktı; kimisi sevinçle çıkışın yolunu tutarken kimisi de küfürler savurarak "Torpilliler işe girdi, bizim gibi garibanların da hakkı yenildi," diye söylenerek çıkışa doğru yola koyuluyorlardı.
Hasan tramvayda en köşe koltuğa oturmuş, başını cama dayamış, olanları düşünüyordu. Göğe doğru bakıyor: “Ya Rab! Bu milleti bunlardan kurtar,” diye dua ediyordu.
Yorumlar (0)
Yorum Yaz